Ağaçlar, ayılar ve insanlara dair

Gündem yine kurşun gibi ağır, ama bugün ağaçlardan konuşalım istiyorum, sevgili okur. Onlara büyük hayranlık duyduğum için değil sadece, ağaçlarla kurduğumuz ilişkinin yerküreyle münasebetimizin temelini oluşturduğuna inandığım için. Gezegenimizi canlı bir organizma sayarsak, ağaçlar onun insanla haşır neşir olan uzuvlarıdır; hayatın kökünü, özümüzü her daim hatırlatmakla yükümlü suskun elçilerdir. Şamanizmin ve bir dizi mitolojik anlatının odağında yer almaları boşuna değil.

O yüzden insanın hali pür mealine bir de ağaç tepesinden bakmanın iyi olacağını düşünüyorum, naçizane. Kim sevmez ki ağaçları! Hangimiz çocukken tırmanmadık, meyvasını taşlamadık veya birinin gövdesine sevdamızı kazımadık… Ne var ki, dünya nüfusunun artık yarısından fazlasının şehirlerde yaşadığı bir çağda, çoğumuz için nostaljik bir anıdan ibaret bu sevgi ilişkisi. “İnsanlar ve ağaçlar, bir zamanlar arkadaştı” diyor Hayao Miyazaki, otuz sene önce yaptığı “Komşum Totoro”da (Tonari no Totoro). Bu arkadaşlık, çocukluğu ağaçlarla içiçe geçmiş olanlar için hâlâ geçerli denebilir; hayatın olağan bir uzantısı gibi, bilinçdışı yaşanan bir ilişki olarak. Ağaçları sonradan tanıyıp sevenler ise, dosttan ziyade öğrenilmiş bir sevgi ve merakla yaklaşır onlara. (Cahilliğim batsın: Onca yıllık ağaç dostuyum, dendroloji (ağaçbilim) diye bir bilim dalı olduğunu çok geç öğrendim!)

Bir de benim gibi, her iki gruba dahil olanlar var. Garip bir şekilde, çocukluktan çıkıp büyük kente taşınınca, yani onlardan uzaklaşınca ağaçlara daha yakından bakmaya başladım. Tutkumun gerekçelerini daha iyi anladım, diyelim; ağacın sessizliğini, yalnızlığını, metanetini, vericiliğini, gölgesini, ister bir arada ister tek başına olsun aynı canlılığı koruyabilmesini, her yerde -dağ başında, bir saray bahçesinde veya bir gecekondunun önünde- aynı vakarla durmasını seviyormuşum, onu öğrendim.

İflah olmaz bir doğasever olan John Fowles herhangi bir koruya girmeyi “karayı terk edip denize, bir başka ortama, bir başka boyuta geçmeye” benzetir. Çocukluğunu anlatırken “Ağaçların arasına sıvışıvermek, her zaman cennete sıvışıvermeye benzerdi” diye anımsar. Ve şu mühim saptamayı yapar: “Beyaz köpek balıklarının aksine ağaçların saldırıya uğradıklarında kendilerini koruma yetenekleri bile yoktur; diken gibi bazen sahip oldukları silahlar durağandır ve ağaçların büyüklüğü ve hareketsizliği gizlenmelerini de önler. İnsanla karşılaştırıldığında tamamen savunmasız olan ağaçlar, insan tarafından evrensel olarak canlı duygu düzeyinin altına yerleştirilmiştir ve bu nedenle yıkıma en kolay uğratılabilen varlıklardır.” (Ağaç ve Doğanın Doğası, Çev. Kemal Doğan, AFA Yay., 1996)

İşlerini beğendiğim fotoğrafçılardan biri, manzara ve doğa fotoğraflarıyla tanınan Michael Kenna, mesaisinin önemli bir kısmını ağaçlara ayırmıştır. Onlarla özel bir ilişki kurmuş, bıkıp usanmadan ağaç fotoğrafı çekmiştir. Bir söyleşisinde anlatıyor: Japonya’nın Hokkaido adasında bir tarlanın ortasında tek başına duran bir ağacın fotoğrafını çekmiş, eserine de Filozof Ağacı adını vermiş. Fotoğraf pek çok yerde yayımlanıp ünlenince, adaya gelen meraklılar ağacı bulup fotoğrafını çekmeye başlamış. Derken tarlanın sahibi çiftçi, insanların habire tarlaya girip ekinlere zarar vermesinden rahatsız olmuş. Tarla kıyısına uyarı levhası koymuş, “Lütfen yoldan fotoğraf çekin, içeri girmeyin” diye. Uyarıya kulak asan olmamış pek, ağacı yakın mesafeden ve her açıdan fotoğraflamaya devam etmişler. Sonunda biçare çiftçi, ekinlerini korumak için ağacı kesmek zorunda kalmış!

Öğretici masallar gibi geliyor kulağa, değil mi? Modern çağ insanının elinde kamerayla göstermeye çalıştığı doğa sevgisi biraz böyle bir şey; öldüren türden. Buyrun size bir ibretlik anekdot daha: Dünyanın bilinen en yaşlı ağaçlarından biri, yaklaşık 5 bin yaşında Prometheus adlı bir bristlecone çamı (pinus longaeva) idi. (Düşünsenize, ne muazzam bir şey: Piramitlerin inşa edildiği dönemlerden beri ayakta olup bizimle yaşayan ağaçlar var!) ABD’nin Nevada eyaletinde bir doğal parkta bulunan ve bugüne kadar kim bilir kaç milyon kuşa kucak açmış bu ağacın insan tarafından keşfi, ona sadece ölüm getirmiş. 1964 yılında buz çağı üzerine araştırma yapan Donald R. Currey adlı bir coğrafyacı, ağacın tam yaşını ortaya çıkarmak ve bedenine kaydolmuş iklim değişiklikleri vs. ile ilgili bilgilere ulaşmak için gövdesinden parça alma izni koparır. Delgi aletiyle istediği sonucu alamayınca bu sefer ağacı temelden kesiverir! Bir araştırmacının hırsı uğruna, Prometeus’un 5 bin yıllık ömrü bu şekilde son bulur.

Doğanın en tehlikeli, kımıl zararlısı olan insan cinsinin bu marifetlerini hatırlatan şey, geçen haftalarda sosyal medyada çok paylaşılan bir video oldu. Annesinin peşinden karlı yamacı tırmanmaya çalışan minik bir ayının görüntüsüydü bu. Kar üstünde defalarca kayıp yeniden tırmanan yavru ayıcığın “azmi” herkesi çok etkiledi; milyonlarca insan videoyu sıcak duygularla paylaşıp durdu. Aramızdan pek az kişi, bu görüntünün nasıl çekilmiş olabileceğini düşündü. Daha da azı, öyle ıssız bir yerde kameranın ne işi olabilir, diye sorgulamayı akıl etti. Onları da pek duyan olmadı doğrusu; sevimli bir ayı hikâyesi dururken sevimsiz gerçekleri kim ne yapsın… Gerçek şuydu oysa: Rusya’nın Ohotsk Denizi kıyılarında görüntülenen bu ayılar tepelerinde dolaşan dronedan kaçıyordu. Yani yavruyu bu hale sokup hayatını tehlikeye atan şey, görüntünün bize ulaşmasını sağlayan uçan kameranın kendisiydi aslında. Başka türlü annenin yavrusunu böylesine riskli bir yerden geçirme ihtimali yoktu.

Kış şartlarında çok ihtiyaç duyduğu vücut enerjisini bu şekilde tüketerek, ayı yavrusunun uzun vadede belki de ölümüne sebep olacak bu çekimin arkasında koca bir tüketim ve açgözlülük kültürü uzanıyor. Sorgulamadan tükettiğimiz eğlenceli görüntülerin çoğu, bu tür görüntülere duyulan talebi ve yaban hayatına dönük voyeristik merakımızı doyurmak için çekiliyor, sevgili layksever okur. Tıpkı Amazonlardaki yerli kabilelerin hayatını zehir eden merakımız gibi.

Biz yine, ayıların ve yerlilerin sadık dostu ağaçlara dönelim ve Hermann Hesse’e kulak verelim: “Ağaçlar tapınaktır. Onlarla konuşmasını, onları dinlemesini bilen hakikati öğrenebilir. Onlar
öğrenmeyi ve hazır öğretileri vaaz etmezler, detaylara takılmadan yaşamın kadim yasasını vaaz ederler.”

Bir insanı değil de, belki de ayıları ve ağaçları başka türlü sevmekle başlayacak her şey. Onlarla ilişkimiz, insanlığımızla ilişkimizin aynası çünkü.

Diğer Başlıklar