Bizim El Dorado

30 Ağu 2020

Bahçeler tutuştu, kelimeler seyreldi, meşeler yandı, cümleler kısaldı. Ay soğudu, geceler uzadı, kara haberciler çoğaldı. Lambalar kırıldı, yıldızlar azaldı, ufuklar karardı. Küller kabardı, fırtınalar ağardı. Kentleri gölgeler sardı, kırları yırtıcılar aldı. Güneş yakıp kavurdu, durduk yerde çığlar koptu. Tepeler eridi, dağlar çekildi. Gidilebilirdi ve kalınabilirdi, ama ne gidilebilirdi ne de kalınabilirdi. Zelzele ve neşe birbirini gizledi. Sular birikti, susuzluk gerindi. Coşku artışını, kıtlık ve korku izledi. Yiyecek dağlarının dibinde çöpler eşildi. Gök söküldü, toprak çöktü, başaklar düştü, otlar göçtü. Tepeler renk değişti, yeşil siyahı giyindi. Sevilebilirdi ve nefret edilebilirdi, ama ne sevilebildi ne de nefret edilebildi. Dağlar gölgelerine gömüldü, kökler dallarına çürüdü, söğütler kabuğuna döküldü. Vadiler inandığına boğuldu, yapraklar ürktüğüne uçtu, ırmaklar akmadan öylece durdu.

Yorgun, bitkin ve kımıltısız şeyler bakakaldı. Ceylanlar avdı, geyikler yoktu, çocuklar ölüydü. Göl yangındı, ateş buzuldu. Açılmış toprak uykusuz yaraydı, nehirler kendi yüzünü yutan sessiz girdaplardı. Kadınlar ganimetti, erkekler sunaklardaki kurbandı. Olan şuydu; her şey mükemmel bir yalandı. Dert edecek bir şey yoktu, heyecan, yasanın boyunduruğundan artakalandı. Tutku kanamaydı, rüya var olmayandı, iblis asla yılmayandı. İnsan ihmaldi, beden şüpheydi, ruh göçebeydi. İyi, duyguya inemeyen fikirdi. Güzel, düşünceye yükselemeyen duyguydu. Işık karanlığın artığıydı, neşe yanmış palamut tomurcuğuydu. Ülke diyebilirdik, ölüm diye yaslanabilirdik, ama ne ülkeye benzerdik, ne ölümü taşıyabilirdik. Kuleler yıkıntıydı, anıtlar enkazdı, kemerler baruttu, köprüler tuzaktı. Şehirler kıtlıktı, kasabalar ıssızlıktı, köyler yalınayaktı.

Sevinç inişsiz bir yoldu, hayat oluşsuz bir yokuştu. Bugün mecazdı, geçmiş sağır dramdı, gelecek yankısız mezardı. Ayaz ve kırağıydı, sel ve borandı, zaman kasırgaların uykusuzluğuydu. Rivayet imasız, şiir hülyasız, masal çocuksuzdu. Şafak sümbülsüzdü ve akşam defnesizdi, gün belitsizdi ve gece isimsizdi. Yurt diye sığınabilirdik, sevgili diye sarılabilirdik, ama ne kokusunu bilirdik, ne soluğunu hissedebilirdik. Sesi kurşundu, nefesi cesetler kuyusuydu. Oğulları asılmış serçelerdi, kızları yakılmış kelebeklerdi. Yakındı ve uzaktı. Soğuk alametlerin peşinde üryan kalan doyurucu bir fikir gibi sıcaktı, taammüden güzel bir hayatın bilinçli bir eylemi gibi sakattı. Tanımsızdı ve sakınmasızdı, çok beğenilmiş tahrifattın zarafetiydi ve uzunca düşünülmüş kesintisiz tahribattın zaferiydi. Yokluk olarak sanattı, kalıntı olarak inkardı. Harabelerin işitilmeyen iç çekişiydi, depremlerin aşınmayan eskiziydi.

Alınganlığın yeri yoktu, muazzam olan oyundu. Hatırasızlığın ve hüsranın peyzajıydı, körlüğün ve sağırlığın ihtişamıydı. Hem katıydı hem akandı, hem boğulandı hem uluyandı. Yoksunluğun müziğiydi ve hiçliğin mimarisiydi. Manzarasız bir resimdi, dilsiz bir ritimdi. Bir yandan cansızlığın sıkıntısıydı, öte yandan izansızlığın canlılığıydı. Sanrıların tesellisiydi ve tereddütlerin yenilgisiydi. Tutulabilirdik, özleyebilirdik, ama ne güçsüzlüğün şiirini söyleyebilirdik ne öyküsüzlüğün sessizliğini verebilirdik. Heba ettiğimizdi, veda ettiğimizdi, veba diye muhakkak dolaşıp geldiğimizdi. Değişmeksizin başkalaştığımızdı, büyümeksizin serpildiğimizdi. Bağımlılığımızdı ve dağınıklığımızdı, saplantımızdı ve inanmadığımızdı.

Yılanların tırmanışıydı, sırtlanların yayılışıydı. Kızışan zümrüttü, eriyen granitti. Tütsü ve kristaldi, kılıç ve hançerdi, eter ve cüppeydi. Ülke diyebilirdik, ölüm diye seslenebilirdik, ama ne toprak bizim için anlaşılır bir sevinçti, ne ölüm orada doğanın herkesi memnun etmek için bulduğu en iyi şeydi. Yanan buğdaydı, uçuveren hasattı. Belki kasırganın tünediği derme çatma bir yapıydı, belki de karanlık korkuya tanıklık eden soyut sanatçının acınası herhangi bir yapıtıydı. Bir çokluk deliliği, bir ikilik histerisiydi. Ontolojik bir mütalaaydı ve sihrini rüyanın mantığına borçlu bir yanılsamaydı. Yaşamak diyebilirdik, keder diye çağırabilirdik, ama ziyan miktarıydı ve yıkım orijinlerine vardırılan simgesel bir mübalağaydı. Sonuçta ülke dediğimiz neşeyle göçtüğümüz çöl, varamadığımız vaha, topluca gömüldüğümüz kanlı bir seraptı.

Arif Altan

Arif Altan


Etiketler : Arif Altan,