Ekber ‘devrimi’ hatırlıyor

03 Nis 2021

Ahmet Güneş

Devir devrilse de işkenceler ve yöntemleri değişmiyor. Tüm insanlık dışı buluşlar devrediliyor. Dünyanın her yerinde bu öyle olmuştur. Bir ülkeyi sömürme taktikleri, bir rejimi değiştirme yöntemleri her yerde benzer ve birbirinden haberdar süregelmiştir. İddialar vardır, günü gelir bir hırs uğruna harcanır. Beraber bir amaç edinilir, niyet saklandığı için kazanıldığı an tüm kartlar yeniden karılır. Ortadoğu’da ise bu daha hızlı ve aniden olur.

Duyarız, İran’ın Şah dönemi vardı, sosyalist ve komünist örgütleri vardı. Kimi araştırmalar ve tezler yayınlandı, yayınlansın da. Dönemin tanıklığı ise bambaşka aktarımlardır. Behrooz Ghamari’nin Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanan ‘Tahran 1979-Ekber’i Hatırlamak’ adlı kitabı bir kaybedilmiş devrimi aktarıyor. Kitap, Şah dönemi ve sonrasında inşa edilen molla rejimini anlatırken, aslında bir otobiyografi özelliğini taşıyor. Nitekim kitabın alt isminde de anlaşılacağı üzere Ekber, Ghamari’nin kendisi. Aslında içinde bulunduğu sol örgüt içindeki kod adı.

Ekber, Şah döneminde bir öğrenciyken katıldığı protestoların sonunda tutuklanıp işkenceleriyle ve infazlarla nam salmış Evin Hapishanesi’ne konuluyor. Burada idama mahkum edilen Ekber, 4 yıla yakın bir zamanı işkenceye maruz kalarak ve idamı bekleyerek geçiriyor. Kitap bu anlamıyla bir hapishane romanı değil sadece. Şah zamanında gerçekleşen siyasi olaylar, örgütler, protestolar, solcular, işçiler, mollalar yani toplumun tüm kesimlerini anlatıyor. Ekber devrim zamanını hatırlıyor. Sol örgütlerin fabrikalarda ve üniversitelerde örgütlendiği, sokak çatışmalarının yaşandığı zamanları hatırlayan Ekber, dönemim politik aktörlerini aktarırken sosyolojik olarak da dönemin İran toplumunu okura sade bir dille ve dönüp baktığı tespitleriyle aktarıyor.

Devrim zamanı hatalar

Yazar Ghamari, idama mahkum edildikten sonra yüzlerce tutuklu ile idamı bekliyor. Bu süre zarfında sadece politik tutsakların değil, diğer toplumsal kesimlerden insanların kendi aralarında kurduğu ilişki, yardımlaşma ve yoldaşlık gibi durumlarını da aktarıyor. Kitabın her bölümünde hücresinde kalan biri anlatılırken aynı zamanda o kişinin geldiği kültürü de okura sunuyor. Bu anlamıyla idama mahkum edilenleri, sorguda kendilerine edilenleri hatırlayan Ekber, politik liderlerin hatalarını, kendisinin de içinde olduğu sol örgütlerin hatalarını idrak edip mollaların neden ve nasıl devrimi ele geçirdiğini sorguluyor.

Tesadüfler var mıdır ya da bazı şeyler tesadüfleri aşıyor mu, bilemem ama insan bu kitapta bunu yeniden sorguluyor. Örneğin, Ekber’in de içinde olduğu solcu öğrencilerin örgütlediği bir işçi eylemine Militan Din Adamları Cemiyeti de destek verir. Bu işgal eylemi için sıcak yemek ve battaniye gönderen Cemiyet, burada kendilerinin mesajını iletmek üzere genç bir imam gönderir. Öğrenciler kendi aralarında bu fikri tartışırken karar verirler, gelen imam din meselesine girmeden kısa bir konuşma yapıp gitsin denir. Ertesi gün bir molla gelir fabrikaya. Hamid Mosaddeq’in bir şiiriyle konuşmaya başlayan genç molla, okuduğu şiir ile işçileri mest eder ve yumruğunu havada sallayıp ‘birlik, mücadele, zafer’ sloganları atıp gider. Konuşmayı yapan ise 10 yıl sonra İran İslam Cumhuriyeti’nin devlet başkanı ve ruhani lideri olacak olan Ali Hamaney’dir. O gün işçi eylemlerini örgütleyen öğrenciler ve işçi önderleri ise zindanlarda ya idam edilir ya da işkence ile katledilir. Bu gibi olaylardan sonra binlerce İranlının devrim hayali kara çarşaf ve sarıklarla tarihe karışır.

Klasik müzik ve Şamlu

Ekber’in bu olayda aslında topluma öncülük etme misyonunu şiar edinmiş öğrencilerin fabrika işgali sırasında dayanışmaya geldikleri işçiler adına mikrofonu eline aldıklarında, işçilerin taleplerini değil de kendi hayallerini anlatmak için nasıl yarış içinde olduklarını anlattığı bölüm, devrimin nasıl çalındığının da özeleştirisidir. Nitekim böyle eylemlerde fabrikaya gidişler bir örgütleme, birlik olmak yerine farklı parti ve örgütlerin yayınlarının şov alanına dönüşüyor.

Kitapta Ekber salt cezaevi yaşamını irdelemiyor. Kitapta öğrendiğimiz kadarıyla Ekber klasik müzik hayranı ve Ahmed Şamlu şiirlerini ezbere biliyor. Bu yüzden hücrede bunları anımsarken, İran’ın farklı şehirlerinde arkadaşlarıyla anılarına da dönüyor. Bazıları ile cezaevinde karşılaşıyor, bazılarının ya ölüm ya da yurt dışına çıktıkları haberini alıyor. Bu bilgiler Ekber için hayati aslında. Çünkü rejimin sorgucuları aldıkları itiraf ve istihbaratlarla öyle işkence yöntemleri uyguluyor ki, Ekber bunun için strateji kuruyor. Örneğin, İran’ı terk ettiğini bildiği arkadaşlarının ismini vererek dışarıdaki yoldaşlarını tehlikeden uzak tutmaya çalışıyorken, işkencenin uzamamasını da planlıyor. Ölümden korkmuyor Ekber, hatta idam edilmeyi özgürleşme olarak görüyor. Kader bu ya, yeni rejimin içinde çatlaklar çıkıyor ve zaten kanser olup ölüme gün sayan Ekber’in tahliyesi gündeme geliyor. Zaten bir gardiyanın dediği gibi; “Ekber, dikey geldin, yatay çıkıyorsun.” Neyse ki hep zalimin dediği olmuyor. Ekber şimdilerde ABD’de sosyoloji ve tarih profesörü. 

Benzer sonuçlar: Türkiye-İran

Acı olan şu ki Şah’ın devrilmesinden sonra devrimci önderler Evin Hapishanesi’nin önüne gelip, geçmişte vahşetin yaşatıldığı bu cezaevini müze yapma hayalini kitlelere açıklar. Nitekim mollaların ele geçirdiği devrim, söz konusu devrimci önderlerin işkence edilip idam edildiği yer olarak varlığını sürdürür. Denilir ki dünyada vahşetiyle nam salmış üç cezaevi var. Biri Vietnam’daki Saygon Zindanları, biri İran’daki Evin Hapishanesi, diğeri de Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’dir. Zaten Ekber’in hatırladığı vahşeti, biz ne yazık ki burada, büyüklerimizden duyduk. Vaktinde burada da öyle bir iddia vardı. 5 Nolu Cezaevi müze olacaktı, yeni nesillere ibret olsun diye. Şu günlerde ise benzer vahşetleri Türkiye’nin birçok cezaevinden duyuyoruz. Ekber’i Hatırlamak, İran’ı ve devrim zamanlarını anlamak için önemli bir eser. Yazarın sürükleyici dili ve çevirmenin özeni de unutulmadan.


Etiketler : Ahmet Güneş,