Kırsal dayanışma ve komünal ekonomi

16 Eki 2020

Kapitalizm doğal yaşamı yok ederken halkları ise açlığa ve yoksulluğa sürüklüyor. Bu sürüklenişe karşı ekolojik, demokratik, komünal bir yaşamın bugünden kırsaldan başlayarak oluşturmak neden mümkün olmasın!

Yusuf Gürsucu

Dünyanın dört bir yanında kapitalist yağma ve sömürü tüm hızıyla sürerken Türkiye gibi ülkelerde bu durum çok daha vahim düzeyde ilerliyor. Yağma ve sömürü dışında insanların veya halkların birbiriyle dayanışması uygulanan politikalar ve onun bir parçası olan gerici eğitim sistemiyle parçalanmış ve bireysellik dört yanımızı sarmış durumda. Sınıfsal dayanışmanın da örselendiği günümüzde işsizlik gibi can yakıcı sorunlar karşısında her birey birbirinin üstüne basarak kendisine yer açma telaşı içinde. Yönetenleri oldukça mutlu eden bu durum karşında halkın baskılara toplumsal olarak karşı duruşunda ise gerileme çok derin.

Yüzeysel örgütlenme

Bu yaşanan olumsuz sürece dair ilerici, devrimci parti ve aydınların birçok önermede ve çağrıda bulunuyor olması ise durumu düzeltmeye yetmiyor ve yetmesi de zaten mümkün değil. En önemli sorun ezilenlerin tarafında güçlü örgütlenmeler yaratılamaması. Yaratıldığını düşündüğümüz anlarda ise gerçek anlamda bir dayanışmanın ortaya çıkarılamamış olması güçlü sandığımız örgütlenmeleri de zayıflatan bir etken. Dayanışmadaki yetersizliğin yaşamsal düzeyde olmasından kaynaklı çabuk dağılabilen özelliğe sahip örgütlenmelerle yüzyüze kalabiliyoruz. Bunu aşmak ise dayanışmayı arttırmak ve yaşamsal boyutta ona can vermekle mümkün olacak.

Komünal ekonomi

Dayanışma ekonomilerini oluşturmak ya da böyle bir perspektifle hareket etmek güçlü örgütlenmeleri ortaya çıkaracak ve yarına dair neler yapılabileceğini toplum kendisi deneyleyebilecektir. Oluşturulabilecek dayanışma ekonomileri komünal bir yapıda olmalı ve üretim araçları üzerinde toplumsal ortaklık yaratılmalıdır. Komünal yapı ya da güç, dayanışma ekonomisinin özyönetimsel ve üretim araçlarının toplumsallaşması ile büyümesi mümkün olabilecektir. Yaratılan dayanışma ekonomilerinin kapitalist üretim süreçlerinden ayrılabilmesi içinse toplumsal etik ve ekolojik değerlerin toplumsallaşması mutlak anlamda hayat bulmalı ve sürekli teşvik edilmesi gerekir.

Bir yol bulmak

Komünal dayanışma ekonomileri kendi eğitim sistemini yaratmak ve sorunun sadece ekonomi olmadığını, aynı zamanda etik değerlere sahip olunması gerektiğini işlemek zorundadır. Bir dayanışma ekonomisinin olmazsa olmazı üretim araçlarının mutlaka toplumun ortak değerleri içinde olmasını gerektirir. Kurulabilecek dayanışma ekonomileri kooperatiflere dayanmalı ve hepsinin sosyal hizmetleri düzenleyici yapıları olmalıdır. Sosyal hizmetler ise okullar, kreşler, yaşam alanları vb. ihtiyaçları yaratma perspektifi içinde hareket etmesi gerekir. Aslında tüm bu sözünü ettiğimiz yaşam biçimini Brezilya Topraksızlar Hareketi'nden deneylemek mümkündür. Elbette kopyacılıktan söz etmiyoruz. Ancak ilkel komünal toplumdan günümüze kadar yaşanmışlıkların tamamı bizlere yol göstermeli, eksiklikler kavranmalı ve yaşamı kökten değiştirecek bir yol mutlaka bulunmalıdır.

Halk konseyleri

Kapitalizm koşullarında tüm bunları gerçekleştirmek ve hayata geçirmek ise çok zor bir süreç gerektirir. Kapitalizmin çarklarının kurulabilecek komünal yapıların içine sızmaması neredeyse imkansızdır. Ancak bu imkansızlığa karşın yarını oluşturabilmenin gücünü hayata geçireceğimiz komünal ve özyönetim biçimlerini toplumun büyük çoğunluğuna yaymakla mümkün olabilecektir. Oluşturulabilecek yapılar ideal bir yapı olamayacak, çünkü kapitalist üretim ilişkileri amaçlanan ideale ulaşmakta büyük bir engel teşkil edecektir. Kurulacak özyönetimlerde mülkiyet sorununun toplumsal mülkiyetin altında bir yerde ele alınması gerekir. Bu durumu mümkün kılacak şey ise komün halkının doğrudan içinde yer aldığı konseylerin bu süreci düzenlemesiyle mümkündür.

Rojava deneyimi

Bugüne kadar yapılan çalışmalarda yerel üretim ve tüketimin organize edilmesine yönelik çabalar ortaya konmasına karşın ilerleme kaydedilemedi. Bunun en temel nedenlerinden biri üretim kooperatifleri yerine tüketim kooperatiflerine ağırlık verilerek, üreticinin ürünlerinin tüketim kooperatiflerinde değerlendirilmesi ve yine buralarda takasların yapılabilmesini sağlama çabasının sistemden korunma olasılığını yok etmektedir. Komünal ekonominin ortaya çıkarılmasının temel alanı üretimin toplumsallaşmasından geçer. Böyle bir sürecin mali, ekonomik ve askeri baskıların yaşandığı bir coğrafyada geliştirilmesi çok zor olsa da bölgenin küçük esnafı, tüccarı da bu sürecin içine alınmasıyla bu zorluklar en aza indirilebilir. Rojava’da özyönetim deneyimi birçok zorluğa ve uluslararası müdahalelere rağmen çok önemli bilgi birikimlerini ortaya çıkarmaktadır.

Ekonomik ve ekolojik kriz

Kapitalist sistemin derin bir kriz içinde bulunduğu günümüzde Türkiye ise bu krizi çok boyutlu olarak yaşamaktadır. Yaşanan küresel kriz, kapitalizmin büyüme sürecinde devasa sermaye birikimlerini yeniden değerlendirilme sürecine bağlayamaması ve bu nedenle 3. Dünya Savaşı diyebileceğimiz bir durumu ortaya çıkarmıştır. Hammadde deposu olarak görülen doğal yaşamın ciddi boyutta yıkıma uğramış olması ise ekonomik krizle birlikte ekolojik krizi derinleştirmiş ve ekolojik kriz kapitalizm için dahi sürdürülemez boyutlara gelmiştir. Böylesine büyük yıkımların yaşandığı dünyamızda ve içinde bulunduğumuz coğrafyada ekolojik, demokratik ve kadın özgürlüğüne dayanan özyönetim modeli dünyanın birçok bölgesinde tartışılmaya başlandı. Kapitalist iktisatçıların dahi küçülme ekonomisine geçişi önerdiği bu dönemde bir küçülmenin kapitalizme temelden aykırı bir durum olması, doğa üzerindeki baskının azaltılmasının biricik yolu olarak özyönetimlere dayanan anti-kapitalist bir ekonominin var edilmesini zorunlu kılıyor.

Toplumsal değişimler ya da daha doğru tabirle devrimler mevcut toplumsal düzenin dayanılmaz hale geldiğinin kabul edilmesi ve daha iyi alternatif yaşama ulaşmanın mümkün olacağına inanmakla başlar. Bugün kapitalizmin yaşamı yok eden ve yayılmacı yüzünün daha net görülmeye başlandığı günlerden geçmekteyiz. Bu nedenle komünal-ekolojik bir yaşam talebi daha görünür ve kabul edilebilir bir hedef olarak karşımızda durmaktadır. Bize düşen ise bu hedefi büyütmek adına daha yoğun bir örgütlenme ve özyönetimsel üretim alanları yaratarak anti-kapitalist bir yaşamın mümkün olabileceğini emekçi halklara göstermek olmalıdır.

Antikapitalist bir dünya

Kapitalist ekonominin en temel birikim alanı emek ve doğa sömürüsü üzerinden kendisini sürekli yenileyip aşırı tüketimi ve dolayısıyla aşırı üretimi kesintisiz gerçekleştirme zorunluluğudur. Kapitalizm insanların ihtiyaçlarını ön görerek üretim planlaması yapmaz, aksine sermayenin birikim süreçlerini sürekli halde tutmak ve büyütmek üzere bir üretim süreci örer. Bu birikime dayalı ekonomiye karşı alternatif üretimler için sosyalizm deneyiminden öğrenecek çok şeyimiz var. Dünya üzerinde azımsanmayacak bir çoğunluk kapitalizmden çıkılması gerektiğini tartışıyor. Ancak bu önerinin hayata geçirilmesi kökten değişimleri gerektiriyor. Dünya halklarının topyekün kapitalizme baş kaldırması için gerekli olan örgütlenmeden ve önderlikten yoksun olan bir dünya ile yüzyüzeyiz. Ancak yaşamın sürdürülebilmesi anti-kapitalist bir dünya ile mümkün olabilecektir ve bu nedenle bekleyemeyiz.
Özyönetime dayalı komünal ekonomi modeli, paylaşmayı hedefleyen ve üretimleri de bu bağlamda ele alarak uygulanan bir yaşam biçimidir. Kapitalist üretim ilişkilerinde toplumsal paylaşımdan söz edilemeyeceği gibi ücretli kölelik üzerinden yürüyen kapitalist üretim süreçlerinde toplumsal üretimden de söz edilemez. Kapitalist toplumda her şey sermaye tarafından belirlenir. Yaşam biçimimiz, çocukların nasıl yetiştirileceği, neyin giyilip neyin yeneceği, kaç saat çalışılacağı, kaçta yatılıp kaçta kalkılacağına kadar yaşamın her adımını kapitalist üretimin yeniden ve yeniden sürdürülmesi üzerine kurgulanır ve toplumlara bu durum dayatılır.

Komünal ekonomi ve özyönetim

Komünal ekonominin en temel işlevi, insanların beslenmesi ve barınmasını sağlamak amacıyla toplumsal yaşamı dayanışma ve paylaşımlar üzerinden organize etmesidir. Bu bağlamda insan yaşamının en önemli sorunu haline gelen su, orman ve tarım arazilerinin zarar görmemesi ve ileriye taşınması elzemdir. Komünal ekonomiler için ekolojik üretim ve yaşam vazgeçilmez olan en önemli paradigma olmak zorundadır. Kapitalizmin yarattığı ekolojik krizi aşmak ve artık ertelenemez boyuta gelen bu sorunun çözümü için kapitalist üretim ilişkilerinden hızla kopup yerine ekolojik, komünal bir dayanışma ekonomisini hakim kılmak bir zorunluluk haline gelmiş durumda.
Elbette bu süreçler bugünden yarına uygulanamayak. Bir halk devriminin gerçekleştirilememiş olması halinde bile mutlaka radikal bir yol bulmak ve oradan yeni yaşamı örmek kaçınılmaz bir gerekliliktir. Her sorunu anti-kapitalist devrim sonrasına ertelemek doğru bir tutum olamaz. Her geçen gün derinleşen ve yaşamsal boyuta sıçrayan ekolojik kriz sürecinde, yerel mücadeleler üzerinden ve yeni ekonomi modelleri yaratıp toplumsallaştırarak ilerlemek gerekir. Tam da bu noktada kooperatifler çok önemli bir ilerleme adımı olarak ele alınıp toplumsal yaşamda her türlü üretim alanına taşınmalıdır.

Tarımın tekelleşmesi

Bugün tüm dünyada olduğu gibi Türkiye coğrafyasında da tarım toprakları küçük çiftçinin elinden alınıp sermaye eline teslim edilmesi amacıyla hızla el değiştirmektedir. Özellikle küçük üreticiler boçlarını (enerji, tohum, su, mazot gibi kullanımlardan doğan) ödeyebilmek adına topraklarının ya tamamını ya da belli kısmını satmakta ya da bankalara ipotek ettirerek krediler kullanmaktadırlar. Bu krediler genellikle ödenememekte ve bankalar tarafından yapılan icralar sonucunda topraklarına el konulmaktadır. Kapitalizm koşullarında bu yaşananların en belirgin nedeni ise üreticilerin yalnız başına ve bu saldırılar karşısında dayanışmadan yoksun olmasından kaynaklanmaktadır.

Mansholt Planı

Sermaye hükümetlerinin çıkardığı birçok yasa ve yönetmeliklerle sürekli olarak üretim dışına itilen çiftçiler kentlere göçe zorlanırlar. Bu yanıyla kentlerde sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve yedek emek gücü haline gelirler. Kapitalizmin tarımın tekelleşme sürecinde birçok evre geçirerek geldiği durumun en can alıcı adımı Avrupa Birliği öncesi kurulan Avrupa Ekonomi Topluluğu döneminde başlamıştır. Avrupa’da uygulanan Mansholt Planı ile tarım topraklarının toplulaştırılması adımları atılarak kapitalist işletmeler ortaya çıkarılmış ve bugün Avrupa'da tüm tarımsal destekler şirketlere verilirken küçük üreticiler neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Tarımın modernizasyonu üzerinden kurgulanan Mansholt Planı ile tarımın tekellerin eline verilmesi sağlanmıştır. Kapitalizmin tarımsal üretimler üzerinden elde edeceği sermaye birikim süreçlerinde temel ihtiyaçlarından biri geniş bütünleşik tarım topraklarıdır. Bu bütünleştirme ya da toplulaştırma Türkiye’de çıkarılan yasalarla zorunlu hale getirilmiştir. Mansholt Planı bugün AKP hükümeti tarafından uygulanırken bu yönde birçok yasa ve yönetmelik çıkarmış durumda.

YARIN: Kooperatiflerin oluşturulması

Kırsal dayanışma ve komünal ekonomi

16 Eki 2020

Kapitalizm doğal yaşamı yok ederken halkları ise açlığa ve yoksulluğa sürüklüyor. Bu sürüklenişe karşı ekolojik, demokratik, komünal bir yaşamın bugünden kırsaldan başlayarak oluşturmak neden mümkün olmasın!

Yusuf Gürsucu

Dünyanın dört bir yanında kapitalist yağma ve sömürü tüm hızıyla sürerken Türkiye gibi ülkelerde bu durum çok daha vahim düzeyde ilerliyor. Yağma ve sömürü dışında insanların veya halkların birbiriyle dayanışması uygulanan politikalar ve onun bir parçası olan gerici eğitim sistemiyle parçalanmış ve bireysellik dört yanımızı sarmış durumda. Sınıfsal dayanışmanın da örselendiği günümüzde işsizlik gibi can yakıcı sorunlar karşısında her birey birbirinin üstüne basarak kendisine yer açma telaşı içinde. Yönetenleri oldukça mutlu eden bu durum karşında halkın baskılara toplumsal olarak karşı duruşunda ise gerileme çok derin.

Yüzeysel örgütlenme

Bu yaşanan olumsuz sürece dair ilerici, devrimci parti ve aydınların birçok önermede ve çağrıda bulunuyor olması ise durumu düzeltmeye yetmiyor ve yetmesi de zaten mümkün değil. En önemli sorun ezilenlerin tarafında güçlü örgütlenmeler yaratılamaması. Yaratıldığını düşündüğümüz anlarda ise gerçek anlamda bir dayanışmanın ortaya çıkarılamamış olması güçlü sandığımız örgütlenmeleri de zayıflatan bir etken. Dayanışmadaki yetersizliğin yaşamsal düzeyde olmasından kaynaklı çabuk dağılabilen özelliğe sahip örgütlenmelerle yüzyüze kalabiliyoruz. Bunu aşmak ise dayanışmayı arttırmak ve yaşamsal boyutta ona can vermekle mümkün olacak.

Komünal ekonomi

Dayanışma ekonomilerini oluşturmak ya da böyle bir perspektifle hareket etmek güçlü örgütlenmeleri ortaya çıkaracak ve yarına dair neler yapılabileceğini toplum kendisi deneyleyebilecektir. Oluşturulabilecek dayanışma ekonomileri komünal bir yapıda olmalı ve üretim araçları üzerinde toplumsal ortaklık yaratılmalıdır. Komünal yapı ya da güç, dayanışma ekonomisinin özyönetimsel ve üretim araçlarının toplumsallaşması ile büyümesi mümkün olabilecektir. Yaratılan dayanışma ekonomilerinin kapitalist üretim süreçlerinden ayrılabilmesi içinse toplumsal etik ve ekolojik değerlerin toplumsallaşması mutlak anlamda hayat bulmalı ve sürekli teşvik edilmesi gerekir.

Bir yol bulmak

Komünal dayanışma ekonomileri kendi eğitim sistemini yaratmak ve sorunun sadece ekonomi olmadığını, aynı zamanda etik değerlere sahip olunması gerektiğini işlemek zorundadır. Bir dayanışma ekonomisinin olmazsa olmazı üretim araçlarının mutlaka toplumun ortak değerleri içinde olmasını gerektirir. Kurulabilecek dayanışma ekonomileri kooperatiflere dayanmalı ve hepsinin sosyal hizmetleri düzenleyici yapıları olmalıdır. Sosyal hizmetler ise okullar, kreşler, yaşam alanları vb. ihtiyaçları yaratma perspektifi içinde hareket etmesi gerekir. Aslında tüm bu sözünü ettiğimiz yaşam biçimini Brezilya Topraksızlar Hareketi'nden deneylemek mümkündür. Elbette kopyacılıktan söz etmiyoruz. Ancak ilkel komünal toplumdan günümüze kadar yaşanmışlıkların tamamı bizlere yol göstermeli, eksiklikler kavranmalı ve yaşamı kökten değiştirecek bir yol mutlaka bulunmalıdır.

Halk konseyleri

Kapitalizm koşullarında tüm bunları gerçekleştirmek ve hayata geçirmek ise çok zor bir süreç gerektirir. Kapitalizmin çarklarının kurulabilecek komünal yapıların içine sızmaması neredeyse imkansızdır. Ancak bu imkansızlığa karşın yarını oluşturabilmenin gücünü hayata geçireceğimiz komünal ve özyönetim biçimlerini toplumun büyük çoğunluğuna yaymakla mümkün olabilecektir. Oluşturulabilecek yapılar ideal bir yapı olamayacak, çünkü kapitalist üretim ilişkileri amaçlanan ideale ulaşmakta büyük bir engel teşkil edecektir. Kurulacak özyönetimlerde mülkiyet sorununun toplumsal mülkiyetin altında bir yerde ele alınması gerekir. Bu durumu mümkün kılacak şey ise komün halkının doğrudan içinde yer aldığı konseylerin bu süreci düzenlemesiyle mümkündür.

Rojava deneyimi

Bugüne kadar yapılan çalışmalarda yerel üretim ve tüketimin organize edilmesine yönelik çabalar ortaya konmasına karşın ilerleme kaydedilemedi. Bunun en temel nedenlerinden biri üretim kooperatifleri yerine tüketim kooperatiflerine ağırlık verilerek, üreticinin ürünlerinin tüketim kooperatiflerinde değerlendirilmesi ve yine buralarda takasların yapılabilmesini sağlama çabasının sistemden korunma olasılığını yok etmektedir. Komünal ekonominin ortaya çıkarılmasının temel alanı üretimin toplumsallaşmasından geçer. Böyle bir sürecin mali, ekonomik ve askeri baskıların yaşandığı bir coğrafyada geliştirilmesi çok zor olsa da bölgenin küçük esnafı, tüccarı da bu sürecin içine alınmasıyla bu zorluklar en aza indirilebilir. Rojava’da özyönetim deneyimi birçok zorluğa ve uluslararası müdahalelere rağmen çok önemli bilgi birikimlerini ortaya çıkarmaktadır.

Ekonomik ve ekolojik kriz

Kapitalist sistemin derin bir kriz içinde bulunduğu günümüzde Türkiye ise bu krizi çok boyutlu olarak yaşamaktadır. Yaşanan küresel kriz, kapitalizmin büyüme sürecinde devasa sermaye birikimlerini yeniden değerlendirilme sürecine bağlayamaması ve bu nedenle 3. Dünya Savaşı diyebileceğimiz bir durumu ortaya çıkarmıştır. Hammadde deposu olarak görülen doğal yaşamın ciddi boyutta yıkıma uğramış olması ise ekonomik krizle birlikte ekolojik krizi derinleştirmiş ve ekolojik kriz kapitalizm için dahi sürdürülemez boyutlara gelmiştir. Böylesine büyük yıkımların yaşandığı dünyamızda ve içinde bulunduğumuz coğrafyada ekolojik, demokratik ve kadın özgürlüğüne dayanan özyönetim modeli dünyanın birçok bölgesinde tartışılmaya başlandı. Kapitalist iktisatçıların dahi küçülme ekonomisine geçişi önerdiği bu dönemde bir küçülmenin kapitalizme temelden aykırı bir durum olması, doğa üzerindeki baskının azaltılmasının biricik yolu olarak özyönetimlere dayanan anti-kapitalist bir ekonominin var edilmesini zorunlu kılıyor.

Toplumsal değişimler ya da daha doğru tabirle devrimler mevcut toplumsal düzenin dayanılmaz hale geldiğinin kabul edilmesi ve daha iyi alternatif yaşama ulaşmanın mümkün olacağına inanmakla başlar. Bugün kapitalizmin yaşamı yok eden ve yayılmacı yüzünün daha net görülmeye başlandığı günlerden geçmekteyiz. Bu nedenle komünal-ekolojik bir yaşam talebi daha görünür ve kabul edilebilir bir hedef olarak karşımızda durmaktadır. Bize düşen ise bu hedefi büyütmek adına daha yoğun bir örgütlenme ve özyönetimsel üretim alanları yaratarak anti-kapitalist bir yaşamın mümkün olabileceğini emekçi halklara göstermek olmalıdır.

Antikapitalist bir dünya

Kapitalist ekonominin en temel birikim alanı emek ve doğa sömürüsü üzerinden kendisini sürekli yenileyip aşırı tüketimi ve dolayısıyla aşırı üretimi kesintisiz gerçekleştirme zorunluluğudur. Kapitalizm insanların ihtiyaçlarını ön görerek üretim planlaması yapmaz, aksine sermayenin birikim süreçlerini sürekli halde tutmak ve büyütmek üzere bir üretim süreci örer. Bu birikime dayalı ekonomiye karşı alternatif üretimler için sosyalizm deneyiminden öğrenecek çok şeyimiz var. Dünya üzerinde azımsanmayacak bir çoğunluk kapitalizmden çıkılması gerektiğini tartışıyor. Ancak bu önerinin hayata geçirilmesi kökten değişimleri gerektiriyor. Dünya halklarının topyekün kapitalizme baş kaldırması için gerekli olan örgütlenmeden ve önderlikten yoksun olan bir dünya ile yüzyüzeyiz. Ancak yaşamın sürdürülebilmesi anti-kapitalist bir dünya ile mümkün olabilecektir ve bu nedenle bekleyemeyiz.
Özyönetime dayalı komünal ekonomi modeli, paylaşmayı hedefleyen ve üretimleri de bu bağlamda ele alarak uygulanan bir yaşam biçimidir. Kapitalist üretim ilişkilerinde toplumsal paylaşımdan söz edilemeyeceği gibi ücretli kölelik üzerinden yürüyen kapitalist üretim süreçlerinde toplumsal üretimden de söz edilemez. Kapitalist toplumda her şey sermaye tarafından belirlenir. Yaşam biçimimiz, çocukların nasıl yetiştirileceği, neyin giyilip neyin yeneceği, kaç saat çalışılacağı, kaçta yatılıp kaçta kalkılacağına kadar yaşamın her adımını kapitalist üretimin yeniden ve yeniden sürdürülmesi üzerine kurgulanır ve toplumlara bu durum dayatılır.

Komünal ekonomi ve özyönetim

Komünal ekonominin en temel işlevi, insanların beslenmesi ve barınmasını sağlamak amacıyla toplumsal yaşamı dayanışma ve paylaşımlar üzerinden organize etmesidir. Bu bağlamda insan yaşamının en önemli sorunu haline gelen su, orman ve tarım arazilerinin zarar görmemesi ve ileriye taşınması elzemdir. Komünal ekonomiler için ekolojik üretim ve yaşam vazgeçilmez olan en önemli paradigma olmak zorundadır. Kapitalizmin yarattığı ekolojik krizi aşmak ve artık ertelenemez boyuta gelen bu sorunun çözümü için kapitalist üretim ilişkilerinden hızla kopup yerine ekolojik, komünal bir dayanışma ekonomisini hakim kılmak bir zorunluluk haline gelmiş durumda.
Elbette bu süreçler bugünden yarına uygulanamayak. Bir halk devriminin gerçekleştirilememiş olması halinde bile mutlaka radikal bir yol bulmak ve oradan yeni yaşamı örmek kaçınılmaz bir gerekliliktir. Her sorunu anti-kapitalist devrim sonrasına ertelemek doğru bir tutum olamaz. Her geçen gün derinleşen ve yaşamsal boyuta sıçrayan ekolojik kriz sürecinde, yerel mücadeleler üzerinden ve yeni ekonomi modelleri yaratıp toplumsallaştırarak ilerlemek gerekir. Tam da bu noktada kooperatifler çok önemli bir ilerleme adımı olarak ele alınıp toplumsal yaşamda her türlü üretim alanına taşınmalıdır.

Tarımın tekelleşmesi

Bugün tüm dünyada olduğu gibi Türkiye coğrafyasında da tarım toprakları küçük çiftçinin elinden alınıp sermaye eline teslim edilmesi amacıyla hızla el değiştirmektedir. Özellikle küçük üreticiler boçlarını (enerji, tohum, su, mazot gibi kullanımlardan doğan) ödeyebilmek adına topraklarının ya tamamını ya da belli kısmını satmakta ya da bankalara ipotek ettirerek krediler kullanmaktadırlar. Bu krediler genellikle ödenememekte ve bankalar tarafından yapılan icralar sonucunda topraklarına el konulmaktadır. Kapitalizm koşullarında bu yaşananların en belirgin nedeni ise üreticilerin yalnız başına ve bu saldırılar karşısında dayanışmadan yoksun olmasından kaynaklanmaktadır.

Mansholt Planı

Sermaye hükümetlerinin çıkardığı birçok yasa ve yönetmeliklerle sürekli olarak üretim dışına itilen çiftçiler kentlere göçe zorlanırlar. Bu yanıyla kentlerde sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve yedek emek gücü haline gelirler. Kapitalizmin tarımın tekelleşme sürecinde birçok evre geçirerek geldiği durumun en can alıcı adımı Avrupa Birliği öncesi kurulan Avrupa Ekonomi Topluluğu döneminde başlamıştır. Avrupa’da uygulanan Mansholt Planı ile tarım topraklarının toplulaştırılması adımları atılarak kapitalist işletmeler ortaya çıkarılmış ve bugün Avrupa'da tüm tarımsal destekler şirketlere verilirken küçük üreticiler neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Tarımın modernizasyonu üzerinden kurgulanan Mansholt Planı ile tarımın tekellerin eline verilmesi sağlanmıştır. Kapitalizmin tarımsal üretimler üzerinden elde edeceği sermaye birikim süreçlerinde temel ihtiyaçlarından biri geniş bütünleşik tarım topraklarıdır. Bu bütünleştirme ya da toplulaştırma Türkiye’de çıkarılan yasalarla zorunlu hale getirilmiştir. Mansholt Planı bugün AKP hükümeti tarafından uygulanırken bu yönde birçok yasa ve yönetmelik çıkarmış durumda.

YARIN: Kooperatiflerin oluşturulması


Etiketler : Yusuf Gürsucu,