Adli Tıp ve iki çocuk

18 Ağu 2021

Yaşadığımız coğrafyada hukuk sisteminin en önemli sorunlarından biri, Adli Tıp raporları…

Özellikle işkencenin belgelenmesinde bu alanda çalışan avukatlar, Adli Tıp raporlarının ne kadar önemli bir sorun oluşturduğunu çok iyi bilirler.

Türk hukuk sisteminde yasal olarak bir zorunluluk olmamasına rağmen savcılıklar ve mahkemeler özellikle işkence olaylarının tespitinde, sadece Adli Tıp raporlarını delil olarak kabul ederler. Bağımsız hekim raporlarını, işkence rehabilitasyon merkezlerinin raporlarını yeterli delil olarak kabul etmezler.

Bu nedenle de bu alanda çalışan hukukçular olarak bizler, her zaman büyük sorunlar yaşarız.

Bu konuyu biz yıllardır dile getiriyoruz. Yani Adli Tıp’ın, özellikle işkencenin, cezaevinde hasta olan mahpusların durumlarının belgelenmesinde, tek ve kesin rapor olarak kabul edilmesi sorununu her zaman dile getiriyoruz.

Bu konu özellikle, Sedat Peker’in Burhan Kuzu ile ilgili şahit olduğu olayları anlatırken, Adli Tıp’tan parayla nasıl rapor alındığını anlatmasıyla yeniden tartışılır hale geldi.

Aslında, Adli Tıp raporlarının tek ve kesin delil olarak kabul edilmesinin önünde önemli bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı var. Mardin’de 90’lı yıllarda gözaltında cinsel işkenceye maruz kalan Şükran Aydın davasında, Türkiye AİHM tarafından mahkum edilirken, önemli gerekçelerden biri de; Şükran Aydın’ın maruz kaldığı şiddettin bağımsız bir hekim raporu ile daha doğrusu bağımsız bir hekimden rapor alınmamış olmasıydı.

Adli Tıp raporlarının yargı sürecini nasıl etkilediğine dair, özellikle 2 çocuğun yaşadığı mağduriyet üzerinden durumu anlatmak istiyorum.

Birincisi küçük Azat’ın yaşadıkları…

96 yılıydı. Küçük Azat annesi Fatma Tokmak’la birlikte gözaltına alındı. 20 gün civarında gözaltında kaldılar. Hem annesi hem de 2,5 yaşındaki Azat’a işkence yapıldı. Azat’ın ellerinde ve kolunda sigara söndürüldü. Azat’ın annesi tutuklandıktan sonra, biz Azat’la ilgili olarak hem İnsan Hakları Vakıf’ından (TİHV) hem de Çapa Tıp Fakültesi’nden raporlar aldık. Raporlarda; Azat’ın kolunda ve elindeki izlerin, sigara söndürme izleriyle doğru orantılı olduğu tespit edildi.

Bu raporlara dayanarak suç duyurularında bulunduk. Ancak savcılık yeniden bir Adli Tıp raporu alınmasını istedi.

Adli Tıp’tan rapor alınmak üzere küçük Azat Adli Tıp heyetinin karşısına çıktı ve sonra Adli Tıp bir rapor verdi. Bu raporda şöyle diyordu: “Evet çocuğun elinde ve kolundaki izler sigara söndürme izleridir. Ancak bu izlerin zamanı tespit edilemez.”

Sadece bu belirlemeye dayanarak, Azat’ın gördüğü işkenceyle ilgili iç hukukta hiçbir sonuç alamadık. AİHM’de Türkiye mahkum oldu. Ancak, Azat’ın Türkiye’de işkence gördüğü iç hukukta, maalesef Adli Tıp raporları delil kabul edilerek bir sonuç alınamadı.

Bu olay, bir çocuğun gözaltında annesiyle birlikte yaşadığı işkencenin, Adli Tıp raporu araç olarak kullanılarak nasıl cezasız kaldığının çok açık bir göstergesiydi.

Bu olayın üzerinden çok zaman geçti…bizim Adli Tıp raporu nedeniyle yaşadığımız sorunlar her zaman varlığını devam ettirdi.

Ama en son bir çocuk istismarı olayında bir kez daha Adli Tıp’ın verdiği raporun, suçluları nasıl da koruduğuna ilişkin çok net bir durum ortaya çıkardı.

Küçük çocuk henüz 4 yaşında… İzmir’de annesinin şüphelenmesi üzerine, özellikle poposundaki kızarıklık nedeniyle, çocuk doktora sevk ediliyor; oyun terapisti raporlar veriyor, özellikle oyun terapistine çocuk, babasının kendini istismar ettiğine dair ayrıntılı beyanlarda bulunuyor.   

Buna rağmen savcılığa suç duyurusu yapıldığında, savcılıktan önce takipsizlik kararı veriliyor. Burada tabii ki babanın sürekli siyasi görüşünü kamuoyuna yansıtmasının da bir payı var mı onu bilemiyoruz. Ama şahsen ben olduğunu düşünüyorum. Çünkü baba AKP eski gençlik kolları başkanı ve belediye meclisine aday olmuş bir kişi.

Aradan uzun bir zaman geçiyor. Bu arada anne ile babanın-boşanma davaları devam ederken ve çocuğun istismarına ilişkin şüpheler varken-, maalesef ki Aile Mahkemesi Hakimi, çocuğu bir de babaya veriyor; yani geçici velayet kendisini istismar ettiği iddiası bulunan babaya veriliyor.

Anne, mecburen babaya teslim etmiyor çocuğu ve çocuklarını alıp başka bir şehre gidiyor … Bu arada, Adli Tıp’tan rapor biraz gecikmeli de olsa çıkıyor. Adli Tıp, çocuğun istismar edildiğine dair çok net bir rapor veriyor.

Bu rapor üzerine baba tutuklanıyor ve hakkında dava açılıyor. Ancak, duruşmaya birkaç gün kala, Adli Tıp’tan başka bir rapor alınıyor. Bu istismarı belgeleyen ilk rapora, bu kez Adli Tıp, “çocuk ishal veya kabızsa da bu tür sorunlar oluşabilir” diye bir ek rapor veriyor.

Çocuğun bu tür bir hastalığının olmadığı, babanın ailesinin beyanlarıyla sabit olmasına rağmen, çok net bir Adli Tıp raporu olmasına rağmen, ikinci bir Adli Tıp raporuyla durum, şüpheli bir hale getirilerek baba adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyor.

Özellikle çocuklar üzerinden anlatmak istedim. Çünkü, çocuklar özellikle Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre, çocuğun üstün yararını öncellikle mahkemeler korumak zorunda…

Böylesine net bir rapora rağmen, yine Adli Tıp’tan alınan ikinci raporu değerlendirerek, çocuğun üstün yararını yok sayarak, mahkeme, sanık babanın tutukluluk halini ortadan kaldırılarak tahliyesine karar verdi.

Tabii ki dava sonuna kadar devam edecek. Biz bu mücadeleyi sonuna kadar vereceğiz. Ancak Türk hukuk sisteminde, Adli Tıp raporlarının davalara etkisinin önemi, bir kez daha ortaya çıktı.

Özellikle bir de hasta mahpuslar düşünüldüğünde, o ölüm durumuna gelmiş hasta mahpusların sadece Adli Tıp’ın vicdanına bırakılması, Adli Tıp’ın da siyasi iradeye bağımlı olarak siyasi iradenin istediği raporları vermesiyle, birçok hasta mahpus ölecek durumdayken hala cezaevlerinde yatmaya devam ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, birçok uluslararası sözleşmeye imza atmış. Özellikle işkence, çocuk istismarı… birçok sözleşmenin konusu bunlar… Ve Türkiye bu tür sözleşmelerle kendisini bağlamış ama maalesef ki, asla uluslararası sözleşmelere uygun davranılmıyor.  Gerek pratikte, gerekse hukuk sisteminde, hukuk pratiğinde…

Eren Keskin

Eren Keskin


Etiketler : Eren Keskin,