Demokratik Ulus (2)

14 May 2021

Sayın Öcalan’ın da dediği gibi ne sosyalizm yenilgiye uğradı ne de tarihin sonuna gelmiş bulunuyoruz... Öcalan'ın geliştirdiği Demokratik ulus dünya genelinde yaşanabilecek, toplumsal-tarihsel dayanakları olan ulus modelidir...

Mücahit Akgün

Reel sosyalizmin dağılmasından sonra kapitalist moderniteyi ve sosyalizmi yeniden değerlendirme konusu yapanlardan biri de PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan’dır. Kapitalist moderniteyi yeniden tanımlama ve reel sosyalizmin dağılma nedenlerini açıklamada yeni paradigmasal bir bakış açısı geliştirdi. Demokratik, Ekolojik ve Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigması'yla aslında sadece teorik düzeyde değil aynı zamanda politik olarak da yeni bir mücadele yol-yöntemi geliştirdi. Fukuyama ve Huntington’un aksine devletten ziyade ‘toplumu’ merkeze alan bir yaklaşımla aynı zamanda klasik Marksist-Leninist anlayışı da eleştiriye tabi tuttu. Ona göre reel sosyalizmin çöküşü gerçek sosyalizm için bir son değil kendini yenileme fırsatı da veren bir yenilgi olabilirdi. “Sosyalist devrimlerin tümüyle yenildikleri ve boşa çıkarıldıkları iddia edilemez. Bu devrimlerin büyük bir miras bıraktıkları, halen güncel yaşamın vazgeçilmez bir unsuru ve zihniyet dünyasının en umutlu gücü oldukları inkâra gelmez. Fakat alternatif uygarlık ve modernite farkını keskinleştirip tahkim edemediler.”

Sosyalizm ve toplum

Sayın Öcalan reel sosyalizmin başarıya ulaşamamasının nedeni olarak kapitalist modernitenin araçlarıyla mücadele yürütmeyi ve karşı alternatif bir sistem geliştirememiş olmasına bağlıyor. Yani zaten kapitalist modernite en fazla ulus devlete dayanırken aynısını tersten yapmak farklı sonuçlar vermeyecektir. Tabi sayın Öcalan bir yenilgiden söz ediyor ama bu yenilginin gerçek sosyalizm olmayıp ‘bürokratik kapitalizm’ olduğuna dikkat çeker. Çünkü kapitalizmin liberal ideolojisine karşılık çözülen reel sosyalizmin devlet kontrollü piyasa ekonomisiydi. Devletin bürokratik işleyişine haps olmuş bir sosyalist anlayıştı çözülen. Şimdi Fukuyama ve Huntington bu çözülüşü ele alarak sanki sosyalizm ilelebet ortadan kalkan bir anlayışmış gibi ortaya koyuyorlar. Ve tezlerini de bunun üzerine inşa ediyorlar. Oysa Sayın Öcalan’ın sosyalizm hakkındaki belirlemeleri bunun ne kadar da yanılgılı olduğunu ortaya koyuyor. “Toplumsal hakikatler sosyalizmin kendisi olup, toplum sürdükçe gerçek yaşam tarzı olarak hep sürecektir. Tarih bu anlamda sadece sınıf mücadelesi tarihi değil, hegemonik iktidar ve devlete karşı toplumun korunmasının, özgürlüğün ve eşitliğin mücadelesidir. Sosyalizm bu toplumsal mücadelenin gittikçe bilimselleşen tarihidir.” Tabi onların tezinde topluma yer olmayınca devleti de kutsallaştırıp onu medeniyet çatışmalarının başrol oyuncusu veya tarihin son oyun kurucusu olarak belirlemeleri tuhaf kaçmıyor.

Demokratik Modernite kuramı

Sayın Öcalan hem kapitalist moderniteye karşı yoğun bir alternatif arayış içine girdi hem de ‘bilimsel sosyalizmi’ yoğun bir eleştiriye tabi tuttu. En büyük eleştirisi de kapitalist modernitenin kurum ve kavramlarıyla hareket etmesine yönelikti. Yani ona göre aynı araçlarla hareket edip farklı sonuçlar beklemenin sosyalizme hizmet değil aksine zarar verdiğini belirtti. “Nasıl inek yumurtlamayıp yavru doğurursa, devlet de ancak değişik biçimli yavru devletler doğurabilir.” Sosyalistler ve komünistler istenilen yaşamı devlet ve iktidarı ele geçirerek yapacaklarına inanıyorlardı. Oysa ki sosyalizm devlet biçiminde değil ancak toplum biçiminde yaşanabilecek ve inşa edilebilecek bir sistemdi. Bundan dolayı Sayın Öcalan bir taraftan kapitalist sistemin karşısında konumlanırken aynı zamanda mücadelenin yol-yöntem, paradigma ve ideolojisini de geliştiriyordu. En başta da kavramlara bir açıklık getirdi. İktidar, devlet, demokrasi, kültür, dil, ekonomi, ahlak, hukuk gibi kapitalist sistemin sıkça kullandığı kavramları yeniden tanımlamaya kavuşturdu. Sonrasında alternatif sistem olarak Demokratik Modernite kuramı ve araçlarını tanımladı. Kendi içinde tutarlı bir sistem geliştirdi. Yani eğer kavram olarak sosyalizm ‘toplumculuk’ ise o zaman alternatif model de toplumsal olmak zorundaydı. Bunun için de devletten arındırılmış bir sosyalist mücadelenin dayanaklarını geliştirdi. Eleştirmekle kalmayıp alternatiflerini de sundu. Şöyle bir mukayese meramımızı daha iyi açıklar:

-Devlet iktidarına karşı toplumsal özyönetim

-Hukuka karşı ahlak

-kapitalist moderniteye (ulus-devlet,endüstriyalizm,serbest piyasa) karşı demokratik modernite (demokratik konfederalizm, eko-endüstri, sosyal Pazar ekonomisi)

-Liberalizme karşı demokratik bilimsel sosyalizm

-Kapitalist uygarlığa karşılık Demokratik uygarlık

-devlet ulusu ya da ulusun devletine karşılık Demokratik Ulus

-devletin görev verdiği vatandaş-topluma karşılık Ahlaki ve politik vatandaş-toplum

-Devleti merkeze alan tarih yaklaşımına karşılık Genel Kültürel Tarih anlayışı

-salt belirli dönemlerdeki seçimle yapılan temsili demokrasiye karşılık radikal demokrasi

-sistemin pozitivist bilimcilik, milliyetçilik, dincilik ve cinsiyetçilik ideolojilerine karşılık olarak Özgürlük Sosyolojisini geliştirdi.

Demokratik ulus

Bu kıyaslamalar daha da artırılabilir. Fakat konumuzun anlaşılması bağlamında herhalde bu örnekler yeterli olacaktır. Sayın Öcalan, kapitalist modernitenin kendini devam etmesini meşrulaştıracak tüm boyutlara karşı toplumsal hakikate dayalı boyutlar geliştirmiştir. Tabi bunları belirtirken yeni bir şey icat etmediğini, aslında tarihsel toplumsal mücadele yöntemlerini ve düşüncelerini moderniteye uyarladığını belirtiyor. Demokratik Ulus modelini de bu eksende değerlendiriyor. Ulusun modernite döneminde tarihsel toplum biçimlerinin, klan-kabile-etnisite-kavim-Milliyet’in devamı olup bunları aşan bir toplumsal form olduğunu belirtir. Demokratik ulusu tanımlarken de şöyle diyor: “Kültür ulusundan üretilebilecek, ama sömürü ve baskıyı gemleyen ve dışlayan ulus modeli demokratik ulus modelidir. Demokratik ulus özgürlüğe ve eşitliğe en yakın ulustur. Bu tanım gereği özgürlük ve eşitlik arayışı olan toplumların ideal ulus anlayışıdır. (…) Demokratik ulus sadece zihniyet ve kültür ortaklığıyla yetinmeyen, tüm üyelerini demokratik özerk kurumlarda birleştiren ve yöneten ulustur. Belirleyici olan yönü budur. Demokratik, özerk yönetim tarzı demokratik ulus olmanın başta gelen koşuludur.” Yani demokratik ulus üstten, yapay bir şekilde inşa edilen uluslardan farklı olarak kültüre, zihniyet birliğine dayalı ama kendi içinde farklı yapıların özerkliklerini koruyan ulus modelidir. Demokratik ulus devletsiz yaşayabileceği gibi devlet içinde de toplumsal sözleşmelerle yaşanabilecek bir ulus modelidir.

Faşizm ve zorbalık

Demokratik ulus dünya genelinde yaşanabilecek, toplumsal-tarihsel dayanakları olan ulus modelidir. Kapitalist modernitenin tektipleştirilmiş ve Fukuyama’nın kültürsüzleşmiş liberal toplumuna karşılık demokratik ulus çokkültürlü, çokdilli, çok renkli içeriği ile toplumsal hakikate daha yakındır. Yeryüzünde hiçbir devlet yoktur ki içinde farkını etnik yapılar, diller veya dini inançlar olmasın. Eğer bunları inkar edeceksek veya ‘ekonomik gelişmenin önünde engel’ olarak görüyorsak o zaman tarihe ve gelişime olan saygımız ve inancımız nerede kalıyor. Doğal bilimleri bile atom altı dünyada  yüzde yüz aynılıktan söz edemezken toplumu buna zorlamanın kendisi faşizm oluyor. Yani faşizm ve zorbalık sadece bir ırkın üstünlüğünü savunma biçiminde gelişmiyor. Kültürleri bilinçli olarak ortadan kaldırma stratejisinin ve ideolojisinin kendisi faşizmdir. Bu anlamda liberalizmin kendisi en çok faşizm üretmeye müsait bir araçtır. Buna karşılık demokratik ulus günümüzün üstenci ideolojilerinin aksine toplumsal değerleri esas alıp, özgür birlikteliği savunur. Yani bir toplumsal mühendislik değildir.

Gelişmeye açık teori

Sayın Öcalan Fukuyama’nın güçlendirilmiş liberal devletine ve Huntington’un milli devletine karşı kültür-zihniyet ortaklığına dayalı özerk yapısını koruyan demokratik ulus modelini öneriyor. Tabi Sayın Öcalan’ın geliştirdiği model bir öneridir. Kendisi de bu modelin eksik veya geliştirilmesi gereken yanlarının eleştiriye açık olduğunu belirtiyor. Fakat ne olursa olsun sosyalizmden vazgeçmesinin toplumsal hakikat açısından mümkün olmadığını belirtiyor.

Fukuyama ve Huntington tezlerini geliştirirken bunu salt bir teori olarak söylemiyorlar, mevcutta yaşanan veya yaşanması gereken durumlar olarak belirtiyorlar. Kendilerinin içinde yaşadıkları sistemin devam etmesini istiyorlar. Süper gücün merkezinde yaşayan bu iki bilim insanı herhalde bunları söylerken kehanette bulunmayacak kadar bilgi sahibidirler. Yani tarihin sonu ve medeniyetler savaşı bir kehanet olarak dile gelen durumlar değildir. Bu durumlara ulaşmak için verilmesi gereken savaşlar ve yürütülmesi gereken siyasal-ekonomik mücadeleler vardır. Bu iki akademisyenin teorilerinin içinde kadınlara, etnik azınlıklara, yerel kültürel topluluklara, ekolojik hareketlere yer verilmemesi bir zorunluluktan kaynaklı değil bir tercihten dolayıdır. Belki de içinde yaşadıkları sistemin ideolojik formlarıyla kuşatıldıkları içindir. Ama sonuç olarak bilinçli bir hareket etme durumu vardır. Hangi sistemin gözlüklerini takarsan o şekilde görürsün. Acaba bir Filistinlinin gözüyle İsrail ve ABD’ye bakmışlar mı? Türkiye’yi demokratik olarak değerlendiren bu iki kişi acaba dini azınlıkların, Kürtlerin gözüyle mevcut iktidara bakmışlar mıdır? Cumhuriyeti överken bu cumhuriyetin nasıl inşa edildiğinin farkındalar mı? Çin’in, Hindistan’ın antidemokratik uygulamalarını görüp ABD’nin ekonomik çıkarlar için halkların başına nasıl belalar getirdiğini görmeyeceksin. Yani ortada aslında bir bilinmemezlik söz konusu değil. Bilim insanı aynı zamanda söylediklerinin etik-estetik sonuçlarından da sorumludur.  Liberal demokratik devletlere dünyayı değiştirme payesi veren Fukuyama ve medeniyetler savaşında Batılı güçlere başat rol biçen Huntington yaşanan bu savaşların da asıl sorumluları olacaktır. İki tezde de barışçıl bir pozisyondan ziyade Thomas Hobbes’in ‘herkesin herkese karşı savaşı’ konusudur. Çünkü kapitalist sistem içinde yer alan devletlerin nasıl hareket etmesi gerektiğini salık veren teorilerdir. Ve kimi zaman bu iki kişi bizzat yönlendirici pozisyonlarda yer almışlardır.

Rojava modeli

Sayın Öcalan yeni emperyalist stratejilerine karşı koymak için demokratik ulus modelini geliştirdi. Dikkat edilirse tanım olarak da ‘baskı ve sömürüyü gemleyen’ ulus diye bahsediyor. Ne var ki bu konu hala hak ettiği şekliyle tartışılmış değil. Bugün Rojava Devrimi ile birlikte dünyada gündem olmaya başladı. Rojava bir anlamda tarihin sonu ve medeniyetler çatışması teorilerine de verilecek bir cevaptır. Bu açıdan Rojava sadece Kürtler aşçısından değil tüm sistem karşıtı hareketler açısından bir turnusol görevi görüyor. Rojava tarihin sonuna alternatif olup olmaması sınavıyla karşı karşıyadır. Aynı zamanda medeniyetler çatışmasının nasıl boşa çıkarılacağının fırsatıdır. Demokratik ulus modelinin ete-kemiğe bürünmesinin somut ifadesi oluyor. Hem batı bloğunun hem de doğu bloğunun bu kadar yoğun ilgisinin nedeni de budur. Bir taraftan destek veriyor görünürken diğer taraftan düşük yaptırmak istiyorlar.

Eğer gelişim diyalektik ise o zaman sistemler bakımından da diyalektiğin olması gerekir. Yani bir tarafta kapitalist modernite varsa o zaman karşısında da bir sistemin olması gerekir. Sayın Öcalan, bunu Demokratik Modernite olarak formüle etti. Demokratik modernite sistem dışında kalan etnik, kültürel, dini, mezhepsel, sosyalist, feminist, anarşist... hareketlerden tutun da kabile, aşiret ve farklı topluluklara kadar tüm toplumsal unsurları ihtiva eder. Anti-emperyalist karakterini de toplumun bu hakikatinden alır. Fukuyama ve Huntington farklı yollardan aynı sonuca çıkıyorlar: yeni emperyalist müdahalelere zemin inşa etme. Sayın Öcalan ise Demokratik Modernite kuramı ile hem emperyalist müdahaleleri teşhir ediyor hem de sosyalist mücadelenin toplumsal zemininin ne olması gerektiğini gösteriyor.

Sonuç olarak Sayın Öcalan’ın da dediği gibi ne sosyalizm yenilgiye uğradı ne de tarihin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Özcesi “Sosyalizmi hep devrimler ve savaşlarla kazanılacak bir toplum olarak görmek de yanlıştır. Şüphesiz koşullar oluştuğunda devrimci dönüşümler için savaşlar da mümkündür. Ama sosyalizm sadece devrim demek değildir; topluma demokratik katılım ve kapitalizme karşı bilinçli ve eylemli yaşamdır.” Toplum varolmaya devam edecekse sosyalizm düşüncesi de varolmaya devam edecektir.

***

Kaynakça

-Tarihin Sonu ve Son İnsan (F.Fukuyama)

-Medeniyetler Çatışması (S.Huntington makale ve röportajları)

-Demokratik uygarlık manifestosu (A.Öcalan)

BİTTİ


Etiketler : mücahit akgün,