Ders almak…

30 Oca 2020

Ders almak…

Türkiye 24 Ocak günü Elazığ merkezli 6.8 şiddetindeki deprem ile sarsıldı. Yakın tarih olarak 1999’da 7.5 şiddetindeki İzmit ile 23 Ekim 2011 tarihinde gerçekleşen 6.7 şiddetindeki Van depremi hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyor. Bu kadar deprem tahribatına karşın hâlâ ciddi ve önleyici bir politika oluşturulmuş değil. Hükümet Elazığ’daki depreme ilişkin yapılan eleştirilere öfkeli. Provokasyon olarak damgalayıp adli tedbirler devreye sokuldu. Anlaşılır gibi değil. Oysa İktidarın yapması lazım gelen, eleştirilere bakıp, eksikleri tespit edip çözüm oluşturması gerekirdi. İktidarınki, depremin yol açtığı duygusal bir tepki mi? Bilim adamının üç ay önce yaptığı uyarıyı es geçen 2010’da Meclis kürsüsünden yapılan önergeyi reddetmiş olması bu ihtimali de ortadan kaldırıyor. Daha da önemlisi 8 Mart 2010’da Elâzığ’ın Karakoçan ile Kovancılar ilçesinde can ve mal kaybına yol açan 6.0 büyüklüğünde, Eylül 2019’da Elazığ merkezde 4.0 büyüklüğünde depremler yaşandı. Bunlara rağmen Elazığ’da neden önlem alınmadı sorusu yanıt bekliyor.

Doların artçı etkileri

Ekonomik sıkışma, dünya genelindeki para bolluğu nedeniyle daha kolay atlatılabilir diye düşünülürken, kapıyı Elazığ ve Malatya depremi çaldı. Her ne kadar güven endeksi ocak ayında artmış olsa da o da bir inip bir çıkıyor. Durumun ne kadar belirsiz olduğunu görmek için ise dolar kuruna bakmak yetiyor. Dün itibarıyla 5.95’in üstüne yerleşti. 1 Ocak 2018’de dolar 3.76 TL idi. Buna paralel bir tabloda konkordato ilanında kendini gösteriyor. Ticaret Sicil Gazetesi’nde derlenen verilere göre, konkordato ilan eden firmaların sayısı 2019 sonu itibarıyla iki bine dayandı. Oysa Ocak 2018’de konkordato ilan eden şirket sayısı sadece bir idi. Dolar kurundaki artışın ekonomiye etkilerinden biri de yap işlet devret projelerinde yaşanıyor. Karayolları Genel Müdürlüğü (KGM)’nin, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve bağlantı yollarına ilişkin hisse devri pazarlığında olduğu bildirildi. Çünkü, dolar kuru üzerinden belli sayıda araç garantisi verilen köprü ve bağlantı yollarının yap-işlet modeli cepten yemeye başladı. KGM, garanti edilen sayıda araç geçmediği için köprüyü yapan ICA’ya yapacağı ödemeyi de ikinci kez geciktirdi. Daha önce ocak ayındaki dolar kuru üzerinden tek seferde yapılan ödeme, bu kez ikiye bölünerek bir ay arayla ödenmeye başlandı. Buna rağmen ödemeler gecikti. Şimdi yeni bir çözüm devreye konuluyor. KGM, “Yap işlet”ten sonra bu kez de “borcu öde işlet” yöntemine başvurmaya başladı. Bunun için de hisse devri yapılacak şirket aranıyor. Her ne kadar KGM, sürenin sonunda tüm hisselerin kendilerine devri yapılacak dese de bir tür satış yapılıyor. Bakalım bu da çözecek mi? Bu gidişle benzer bir durum yine dolar kuru üzerinden yap işlet modeliyle yapılan Avrasya Tuneli’nde de yaşanırsa şaşırmayın.

Yüzde 70 indirim gerçek mi?

Ekonomideki gidişat en çok da tüketim cephesinde kendini ortaya koyuyor. Zam ve gelir artış oranları arasındaki makasın daha da açıldığını ortaya koyan göstergelerinden biri. Bu da tüketimi frenlemeye, başka olumsuz sonuçlara yol açıyor. Bunlardan biri de batık tüketici kredileri. CHP Meclis Grubu raporuna göre; 2018’deki döviz şokunun yol açtığı istikrarsızlık yüzünden, bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 1 Ocak-22 Kasım 2019 tarihleri arasında toplam 51.3 milyar lira artarak 569.5 milyar lirayla yeni bir rekor kırdı. Batık krediler de 142 milyar liraya ulaştı. Şimdi bankalar bu batık kredileri kurtarmak için faiz oranlarını düşürürken, tüketiciye de kredi kullanımı için ha bire mesaj gönderiliyor. Benzer bir durum alışverişlerde de gözleniyor. Aralık ayının ortalarından bu yana dikkat çekici bir şekilde artış gösteren yüksek oranlı indirim kampanyası âdeta bir furyaya dönüşmüş. Hangi vitrine baksanız yüzde 70’lik indirim afişleri göze batıyor. İkinci ürüne yüzde 70, 60, 50 gibi indirim teklifleri de cabası. Şüphesiz, ekonomik krizde bu kadar fiyat indirimi tüketici için oldukça iyi. Ancak durum gerçekten öyle mi? Bir ürün yüzde 70 ucuza satılabilir mi? Tersinden okursak, söz konusu ürünün yüzde 30’luk fiyatla, kâr edilmese de maliyetlerin karşılandığını gösteriyor. Teorik olarak böyle. Bir diğer ifadeyle eğer iflas, ekonomik tıkanmadan dolayı zararına bir satış durumu yoksa, ürün bize şimdiye kadar maliyetinin 2.5 katı kârla satılmış oluyor. Değilse o zaman da fiyatlar aşırı şişiriliyor, satılmayınca olması gereken fiyata iniyor demektir. Yani 400 TL yazan ürünün 150TL’ye indirilmesi de gerçek fiyatlanma değil. Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) de 8 gün önce benzer bir duruma dikkat çekmiş. BMD kampanyaların yılda 3’er aylık iki kampanya ve yüzde 50 indirim ile yapılması diğer dönemlerde ise en yüksek indirim yüzde 30’la sınırlandırma kararı almış. İşte istikrar ve denetimin olmadığının bir başka teyidi.

Hüseyin Deniz

Hüseyin Deniz


Etiketler :