Endişeliyiz

28 Tem 2021

İnsan hakları açısından zor bir süreç yaşıyoruz. Gerçi biz insan hakları savunucuları her zaman sürecin ne kadar zor olduğundan şikâyet ederiz. Çünkü yaşadığımız coğrafyada devlet politikası hiç değişmez. Bu nedenle de hep bizi zorluklar bekler. Genellikle insan hakları alanında çalışanlar 90’larla karşılaştırmalı olarak bugünleri tartışırlar. Hakikatten de 90’lı yıllarda insan hakları savunucuları olarak çok zor bir dönem yaşadık. Özellikle de iç savaşın çok yoğun olduğu daha doğrusu kirli savaş yöntemlerinin kullanıldığı insanların kontrgerilla cinayetlerinde kaybedildiği, insanların gözaltında kaybedildiği, işkencenin yoğun olduğu ve köylerin yakıldığı bir süreç yaşadık. O dönemi dün gibi hatırlıyorum. Sevdiklerimizin cenazelerine katılmak çok zordu. Cenazelerini bırakın otopsilerine katıldık sevdiğimiz insanların. Yakılmış köyleri ziyaret ettik, evleri yanan insanların acılarının şahitleri olduk. Çocukları gözaltında kaybedilen annelerle birlikte acı çektik. Hakikaten, inanılmaz bir süreçti 90’lı yıllar. Bu dönemde devlet, genellikle işlediği suçlar kendisine hatırlatıldığında “Biz yapmadık” derdi. Bize yaptığımız suç duyurularında hazırladığımız raporlarda, devlet yetkilileriyle yaptığımız görüşmelerde cevap hep aynıydı: “Biz yapmadık.”

Biz yapmadık diyen devlete karşı, yapacağımız şey öncellikle iç hukuk yollarını tüketmek sonrada uluslararası hukuka başvurmaktı. Genel olarak, 90’lı yıllarda yargı baskı altındaydı, Adli Tıp baskı altındaydı bu nedenle büyük sorunlarla karşı karşıyaydık. Ama bugün yaşadığımız sorunlarla karşılaştırdığımızda, gerçekten de bugün yaşadıklarımızın çok daha ağır olduğunu düşünüyorum. Bugün yaşadıklarımız daha ağır çünkü bu kez “Evet ben yaptım” diyen bir devlet ile karşı karşıyayız. Türkiye Cumhuriyeti devleti gerek iç hukukunda gerekse altına imza attığı sözleşmelerde birçok hak ihlalini açıkça yasaklamış bir devlet. Örneğin, işkence yasak bir sorgu yöntemi, cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri, kadına yönelik yaşanan hak ihlalleri ve ifade özgürlüğü konusundaki hak ihlalleri altına imza attığı birçok sözleşmeler var. Buna rağmen imza attığı hiçbir sözleşmeyi uygulamayan bir devlet ile karşı karşıyayız. Devlet dilinin bu kadar sertleşmesi, bu kadar kendine güvenli bir şekilde şiddetin sahiplenilmesi, bu kadar ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir dil kullanılması doğal olarak topluma da yansıyor. Ve son günlerde, yaşadığımız ırkçı saldırılar gibi tehlikeli boyutlara ulaşıyor.

Geçtiğimiz on günlük tatil içinde dört tane ırkçı saldırı gerçekleşti. Konya’da iki saldırı, Afyon ve Ankara’da bir saldırı yaşandı. Bu saldırılarda bir kişi öldü ve birçok insan yaralandı. Bunların hepsi ırk saikiyle işlenen saldırılardı. Ama maalesef her zaman olduğu gibi mülki makamlar tarafından bunların sıradan kavgalar olduğu açıklandı. Bu çok tehlikeli bir gidiş olduğunu düşünüyorum. Bu tür saldırıların yoğunlaşması toplumda daha fazla gerginliğe yol açacaktır. Ne yazık ki bu saldırıların önlenmesinde ve ırkçılığın toplumda yaygınlaşmasını engellemek için yargı hiçbir zaman üstüne düşen görevi hiçbir şekilde yerine getirmiyor. Bu suçlar sanki hiç yokmuş gibi ırkçı saik hiç söz konusu değilmiş gibi davranılıyor.  Bu çok tehlikeli bir durum.

30 yıldır insan hakları mücadelesi içindeyim. Şahsen kendimi bu kadar korunaksız ve öngörüsüz hissettiğim bir süreç yaşamadım. Bu kez gerçekten başka bir süreç yaşıyoruz. Hukuka erişimin bu kadar zor olduğu başka bir süreç hatırlamıyorum. Biz avukatlar olarak yargının tamamen dışına atılmak isteniyoruz.  Bu tehlikeli durum nedeniyle gerçekten çok endişeliyiz.

Eren Keskin

Eren Keskin


Etiketler : Eren Keskin,