Hrant Dink, Tahir Elçi ve 13 yaşındaki D. … *

29 Kas 2018

Foucault “Doğruyu Söylemek” kitabında söz eder, “parrhesia” kavramından. Hakikati söylemek anlamına gelen parrhesia, egemen olana ya da genel bir görüşe rağmen hakikati söylemek şeklinde tanımlanır. Foucault bir kişinin hakikati söylemesinin risk ya da tehlike içerdiğinde ancak parrhesia yaptığını söyler ve bu şekilde parrhesia’nın herkesin kabul ettiği bir hakikati dile getirmekten farkına vurgu yapar. Hakikati söylemeyi “en uç biçimiyle, yaşam ve ölüm ‘oyunu’nun bir parçası” sayar. Bu oyunu kabul eden kişiyi de “parrhesiastes” olarak tanımlar.

Foucault, bir parrhesiastes’in “Hakikatin söylenmemiş halde kaldığı bir hayatın güvencesi altında olmaktansa, hakikati söylemek uğruna ölümü göze aldığını” belirtir. Ancak burada da kişinin bu göze alışının parrhesia olması için bazı özellikler arar: “Eğer bir mahkeme esnasında aleyhinde kullanılabilecek bir şey söylersen, dürüst olmana, söylediğin şeyin doğru olduğuna inanmana ve bu şekilde konuşarak kendini tehlikeye attığına inanmana rağmen parrhesia kullanmamış olabilirsin” der Foucault. Zira “parrhesia’da tehlikenin daima söylenen hakikatin, dinleyiciyi incitebilecek ya da öfkelendirebilecek nitelikte olmasından kaynaklandığını” belirtir.

Ve sözü söyleyenle dinleyici arasında asimetrik bir güç ilişkisinin varlığından söz eder. Örnek olarak da bir filozof ile bir tiranı, bir yurttaş ile çoğunluğu, bir öğrenci ile öğretmeni verir.

Foucault’un parrhesia’nın gerçekleşmesi için aradığı bir başka özellik ise hakikati söylemenin bir tercih olmasıdır. Yani kimse bir parrhesiastes’i gerçeği söylemesi için zorlamaz. Kişi bunu bir ödev olarak görür ve söyleyip söylememe özgürlüğüne sahiptir.

Foucault için parrhesia’nın olmazsa olmaz bir diğer şartı ise şüphesiz ki söylenenin hakikat olmasıdır. Foucault zaten bir parrhesiastes’in hakikati bildiğini ve bunu başkalarına aktarmak için gereken ahlâki niteliklere sahip olduğunu varsayar.

2015 yılında İstanbul Bianeli’nde küçük bir etkinliğe davet edilmiştim, Pharresia Merkezi tarafından. Çocukların Türkiye’de yaşadıklarını aktarmak üzere bir söyleşi davetiydi. Tema da buydu: Parrheasia. Hrant Dink ile ilişkilenmişti… Bienalin eylül etkinliklerindendi. Yani henüz Tahir Elçi öldürülmemiş, yani henüz 12 yaşında Cizre’de öldürülen Nihat Kazanhan’ın davasında tanıklık yapan 13 yaşındaki D. karnından vurulmamıştı.

KHK ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği’nin 10. yıl kutlamasından bir gün önce, yani 17 Aralık 2015’te, D.’nin Cizre’de karnından vurulduğu gün, Bienal’de aklıma yerleşen bu kavram yeniden girmişti aklıma. Neyse ki D. yaşamını kaybetmemişti.

Bazı kavramları duyarsınız, onun hakkında okursunuz, öğrenirsiniz. Ama bazılarını tam olarak anlamanız belki de öğrendikten sonra birden, aniden olur. Ya da yeniden, bu kez daha derinden anlarsınız. İşte D.’nin karnından vurulduğu günden sonra, pharresia kavramı aklımın içinde hep bu üç isimle dolandı: Hrant Dink, Tahir Elçi ve D. …

Hrant Dink 2007 yılında öldürülmeden önce; kimse onu zorlamadan, koca bir “resmi tarihe” rağmen, buna inanan büyük bir çoğunluğa rağmen, aldığı onca tehdide rağmen, hiç çekinmedi bilebildiği hakikati cesaretle söylemekten…

Tahir Elçi yıllarca kimse onu zorlamadan faili meçhullerin, yargısız infazların, yerinden edilmelerin sorumlularını gösterdi. 2015 yılında da yine kimse onu zorlamadan, hakikati manipüle edebilen bir güce, medyaya rağmen, tehdit edileceğini tahmin ederek, hiç çekinmedi bilebildiği hakikati söylemekten, barışı talebini yinelemekten…

Ve D… 12 yaşında öldürülen Nihat Kazanhan’ın arkadaşı. Kimse onu zorlamadan, kimse ondan talep etmeden, üstelik arkadaşı Nihat’ı öldüren “Sizi de böyle geberteceğim” diye onu da tehdit etmişken, tehdit edenlerin karşısında, Nihat’ın nasıl öldüğüne dair bildiği hakikati, mahkemede cesaretle söyledi.

Parrhesia… Tahir Elçi’nin ölümünün üzerinden geçen korkunç üç yılın ardından yine bu üç isimle dilimde, aklımda.

Hrant Dink, Tahir Elçi ve D. Aynı egemenin, farklı dinleyicilerine hakikati söylemek için hiç çekinmeden ölüm kalım oyununu kabul edenler… Üçüne de sonsuz ve derin bir saygıyla…

*Bu yazı 20 Kasım 2016 tarihinde Bianet’te yayımlanmıştır.

Ezgi Koman

Ezgi Koman


Etiketler :