Kim yaşayacak, kim ölecek?

25 Mar 2020

James G. Frazer Atina’daki eski bir gelenek üzerinden bir olay anlatıyor. Önce ona kulak verelim: “Atinalılar düzenli olarak, kamu hesabına, aşağı sınıftan yararsız birtakım kişiler beslerdi: Kentte veba, kuraklık ya da kıtlık gibi herhangi bir felaket belirdiğinde, bu toplum dışı insanlardan ikisi, günah keçisi olarak kurban edilirdi, kurbanlardan biri erkekler, ötekisi ise kadınlar içindi… Bunlar kentin içinde dolaştırılır, daha sonra herhalde kentin dışında ölünceye kadar taşlanarak kurban edilirdi. Fakat bu tür kurbanlar, umumi felaket gibi olağanüstü durumlarla sınırlı değildi. Öyle anlaşılıyor ki her yıl mayıs ayındaki Thargelia şenliğinde biri erkekler, öbürü kadınlar için iki kurban Atina dışına çıkarılır ve taşlanarak öldürülürdü. Trakya’daki Abderea kenti yılda bir kez halkça temizlenirdi; kentlilerden bu amaçla seçilmiş biri, bütün ötekilerin yaşamı için bir günah keçisi ya da vekil, kurban olarak ölesiye taçlanırdı; ‘bütün halkın günahlarını yalnız başına taşıyabilmesi için’, ölümünden altı gün önce toplumla ilişkisi kesilirdi.”

Gerek Rene Girard gerek Frazer’ın anlattığı ‘günah keçilerinde’ ortalama sonuç yukarıdaki gibidir, pek değişmez. Öz aynıdır, form değişir ve birileri birilerine kurban edilir. Sabit öğelerden biri de alt sınıfın, yani daima öteki potansiyeli taşıyan, kurbanlaştırma mengenesinin ağzındaki sınıf, bedeli üstlenmesidir. Bunu bizler gündelik yaşamımızda da sürekli deneyimliyoruz. Bu corona günlerinde de bu örneği tekrardan hatırlamaya vesile oldu. TV’lerde pek yok, resmî açıklamalarda zaten olacak son şey, fakat insanlar sosyal medyada sesini duyurma yarışında, mesele gayet ağır seyrediyor ve kurban olmak istemiyor. Hele de tedbirsizlik, çaresizlik, ilgilenmemezlikten… Fakat tüm emareler bu yönlü işliyor. Devlet kanadından açıklanan paket zaten yeterince açıklayıcı. Dua ve sabır milyonlara, koruma-test ve kazanç bir avuç insana! Haliyle şu an hepimiz potansiyel kurban olarak görülüyoruz.

Son kertede durumlarının ne olduğunu bilmediğimiz mülteci meselesini lütfen hatırlayın. Sınır açık mı, gidişler sürüyor mu? Virüsten korunma adına neler yapılıyor? Tek bir cevap ve gündem yok şimdilik onlara dair. Dün sınırdan geçenleri gün gün sayan bakanlar, bugün de gün gün kendi vatandaşının vaka ve ölüm sayısını veriyor. İlk durum da bir nevi mecburiyetten doğan ölüme gidiş olduğu için sayıların anlamı aynı yere çıkıyor.
O mültecilere dair yaratılan aura, olabilecek tüm gayri insani tehlikeleri içeriyordu. Çünkü özel savaş üzerinden yürütülen mülteci meselesinde mülteciler; hastalıklı, kirli, cahil, yol yordam bilmez ve keyfine düşkün tipolojiler olarak çizilip, hedef yapıldı.
Şimdi dün bunu yapan, bugün her yönü ile kendi kısırdöngüsüne mahkûm durumda. Ageizm (yaş ayrımcılığı) başta olmak üzere, doğa durumunu savaş ve güvensizlik olarak mimleyen Hobbes’vari bir atmosferin tüm fragmanları mevcut. İradesini teslim ettiği ‘sözleşmenin’ ağırlığı altında aç, çaresiz ve korku dolu.

Hobbes, kült eseri Leviathan’da doğa yasalarını sıralarken, beşinci sıraya ‘uyumu’ alır. Burada inşaatı bozan taş örneği ibretliktir. Şöyle der: “Herkes diğer insanlarla uyumlu olmaya çalışmalıdır. Bunun anlaşılması için insanların toplu olarak yaşama eğiliminde, duyguların çeşitliliğinden kaynaklanan bir doğa çeşitliliğinin olduğunu göz önüne alabiliriz. Bu, bir bina inşa edilmesi için bir araya getirilmiş taşlardaki çeşitliliğe benzer. Kabalığı ve biçimsizliği yüzünden diğer taşlardan, kendi doldurduğu hacimden daha fazla bir hacim çalan, bu nedenle inşaatı güçleştiren bir taş, yararsız ve zorluk verici bulunarak ustalar tarafından nasıl bir kenera atılırsa, aynı şekilde doğasının kabalığı yüzünden, kendisi için gereksiz fakat diğerleri için gerekli şeyleri elinde tutmaya çalışan ve inatçılığı yüzünden de ıslah edilmesi mümkün olmayan bir insanda, toplumun üzerinden bir yük olarak, toplumun dışında bırakılır veya toplumdan atılır.”

Hobbes zaten yetkileri bir kişide toplar ve o şimdi, bugün olduğu gibi, karar mercisidir. Toplum mühendisliği serbesttir. Uyumun ne olduğu yine belirsiz görünmekte ama sınırları belirleyenin yine ‘devlet’ olduğu bellidir. Burada bahsedilen ‘atık-atma’ mantığı, güncel halimizin bir versiyonu gibidir. Yaşlılar üzerinden yürütülen tartışmayı belki 17.yy’a geri dönerek tekrardan ne korkunç bir şey olduğuna karar verebiliriz.

Kim bilir, belki Hobbes da Aristo’nun siyasal ayıklama teorilerinden etkilenmişti. Güçlü olana geçit veren, yaşamı olanaklar dahiline çeken ve sürdürülebilir kılan bir tahayyüle sahip idi Aristo. Geri kalanlar kendi çürümüşlüğü ve zayıflığı içinde kaybolup gitmeliydi. Sadece bu hak değil, kentten de gitmeliydi. Bu dışlama/ayırma ritüeli, damgalamanın(stigmatizasyon) bir sapması. Yani gelinen aşamada pek çok yeni sosyo-psiko durum ve davranış deneyimliyoruz. Kavramlarımız şimdiden değişikliğe uğradı, ama ne önemlisi yaşam ve ölüm üzerine topluca düşünme şansı buluyoruz. Herkesin birbirinden çokça haberdar ama yine en az haberdar da olduğu garip bir süreç. Foucault, 1978’de verdiği derslerin birinde cüzam, veba ve çiçek hastalığı ile gelen salgınlar üzerine konuşur. Cüzamlılar şehir dışına atılmak suretiyle dışlanırlar, oysa vebalılar “içeride tutulurlar” … Veba olduğu anlaşılan bir şehir karantina altına alınarak dışarıya kapatılır, “ince ve detaylı bir analize tabi tutulur.” Cüzamın dışlayıcı modelinden vebanın karantinaya yönelik modeline geçiş, iktidarın yasaklamaktan, dışlamaktan ve bastırmaktan ziyade kimi verilere dayanarak üreten, gözlemleyen, kendini çoğaltan bir iktidar modelinin habercisi olduğunu vurgular. Çiçek hastalığı ise bio-polikaya imkân veren bir salgın olmuştur. “Kim öldürülecek ya da kimin yaşamasına izin verilecek” siyaseti, çiçek hastalığı ile “Kim yaşayacak ve kimin ölmesine izin verilecek?” diye değişmiştir.

İşte biz bugün artık bu değişimin ağzındayız.

Zhejiang Üniversitesi Tıp Fakültesi’inden bir ekip, geçtiğimiz haftalarda “Covid-19 Koruma ve Tedavi El Kitabı” adında deneyim ve önerilerini kamuoyu ile paylaştılar. Kitapçık “Bilinmeyen bir virüsle karşılaşıldığında, paylaşma ve iş birliği en iyi çözümdür… Bu salgının gerçek devası izolasyon değil, işbirliğidir. Bu savaş daha yeni başladı” sözleri ile başlıyor.

Evet, yeni ve bilmediğimiz bir savaşın başladığına katılmamak elde değil!

Özgür Amed

Özgür Amed


Etiketler : ÖZGÜR AMED,