Loryo-Ayhan Erkmen

21 Eki 2019

Apê Celil ile yüreğimizin bir yanı Rojava’daki fermandayken, Digor’da yüzyıl önceki “Loryo” nidasının peşine düştük. Baba Casimê Celil 1918 de, daha on yaşındayken, tüm ailesini savaşta yitirip, Digor’un Kızıl Kule köyünden, Ermenistan’a göç etmek zorunda kalıyor. Kendisi ile aynı köyden, aynı kaderi paylaşıp yetimhane de büyüyen Xanıma Rızgo ile evleniyor. Ailesiz kalmanın hüznü ve vatan hasreti ile kapısı Erivan’ın sokaklarına açılan ama hep Kızıl Kule kokan, cennet gibi bir ev kuruyorlar. Sadece kendilerinin olmayan bir ev. Öykünün, stranın hiç eksik olmadığı, dengbêjlerin, çirokbêjlerin konakladığı, dosthaneymiş onlarınki. Ve Erivan’daki bu Kızıl Kule evinde, halkının diline, kültürüne aşkla bağlı, hepsi de birbirinden yetenekli dört evlat yetiştiriyorlar; Ordixanê Celil, Celilê Celil, Cemila Celil ve Zina Celil. Aile üyeleri akademi gibi çalışıyor. Binlerce stran, destan, öykü, masal toplayıp, bir kütüphane yükü kitap yayınlıyorlar.

26 Kasım’da seksen dört yaşından gün alacak olan ve neredeyse kendi yaşı kadar kitap yayınlayan ve de onlarca yayınlanmayı bekleyen dosyası olan Apê Celil’in Digor’a ilk gelişi değildi. 1992 ve 2017 yıllarında ziyaret amaçlı yine gelmişti. Lakin bu seferki gelişi ziyaretle sınırlı değildi; Erivan Radyosu’nun Kürtçe Servisi, Kürtçe Öğretmen Enstitüsü ve Kürtçe Yayınevi gibi kamu kurumlarının kurucusu olan babası Casimê Celil ve köyü Kızıl Kuleye atfen yayınlayacağı eser için dengbêjlerden stran, çirokbêjlerden öykü dinlemek istiyordu.
Müthiş bir disiplin ve zaman tasarrufu ile hemen çalışmaya koyuldu. İlerleyen yaşına rağmen durmak bilmeyen enerjisi ile etrafındakilerini büyülüyordu. Kâh dinliyor, kâh söylenen eserlerden sonra dengbêjlerle stran tarzları, kalıpları üzerine sohbet ediyordu. Bazarcık’da uzun olduğundan eksik söylenen bir iki stranın devamını sorduğunda, dengbêjler şaşkın şaşkın bakışıp, birisinin “Pah! Mamoste çawa zanibû”* sualine, yanındakinin “bavo mêrik profesor e”* demesi ile kahkahalar geceye karıştı. Sonrasında Apê Celil, düğün stranlarının formalarını, Ortaçağ’dan beri, genellikle her biri üç beyitten oluşan, üç bölümden oluştuğunu ve nakarat kısımlarının kafiye çeşitlerini o tatlı, hoş sohbet sedasıyla uzun uzun ve tane tane anlatınca divan, dersliğe döndü.

Gözleri gözlerine değen herkesle teker teker ilgileniyor, hal hatır soruyordu, özellikle çocukların; yanına oturtup sohbet ediyor, küçükken annesi ile oynadıkları “hêklim mêklim” oyunundan bahsedip, oyunu bilenlerle oynayıp, onları da mutluluğa dahil ediyordu.

Bununla sınırlı kalmadı, Digor merkez ve Bacalı köylerindeki taziyelere gideceğimi söylediğimde, kendisi de gelmek istediğini belirtti. Gittiğimiz taziyelerde herkes, sanki dün o evden ayrılmış gibi bir yakınlıkla Apê Celil’in etrafında toplandı. Yüz yıllık hasretin ve taziyenin hüznü bir anlığına dağıldı. Ayrıldığımızda “Bavo ez hatime mala bavê xwe” dedi.

Kars’a dair bir şeyler almak için gittiğimiz hediyelik eşya dükkânında, dükkân sahibi genç arkadaş Apê Celil’i hemen tanıdı ve ailenin diğer üyelerinin isimlerini sayıp, hayatta olanların hatırını sordu, okuduğu kitabından bahsetti, Apê Celil ayrıntılar karşısında şaşkındı. Oradan çıkınca, kırmızı ışıkta beklediğimiz bir anda, yanımızda duran minibüs şoförünün “Mamoste tu bi xêr hatî welatê bav û kalên xwe” selamlaması karşısında ise gözleri doldu. “Yıllar önce aşkla çalışıp, yazıyorduk ama fidelerin buralarda böyle boy vereceğini hiç hayal etmemiştik, biz sadece bir dil ve kültür kaybolmasın telaşındaydık. Ah keşke babam da bu günleri görseydi” dedi.

Geçmişte, anlatıcılarının, Digor’u terk ederken tüm sevdiklerini de kaybettiği çokça acı ve hüzün hikâyesi dinlemişti. Yüz yıl sonra, Digor’da konuştuğumuz istisnasız herkesin, geçmişte yaşatılan o acıları kınaması, sebep olanları lanetlemesi ve acının buradakilerin de yüreğinde halen taze olması ve de Digorluların kendilerini Sovyetlerdeki, daha çok da Erivan Radyosu’ndaki emeklerinden dolayı Ezidi Kürtlere karşı borçlu hissetmeleri, onları rahmetle anmaları, yaraları sarıyordu.

Ve nihayet Kızıl Kule’ye gittiğimizde, sokak sokak dolaştık. Babası ve annesinin doğduğu evleri ve de komşuları Okizê Mamo’nun evini ziyaret ettik. Evler ve köy hüzün kokuyordu. Çok göç vermişti. Göçten, gezdiğimiz sokaklar lal kesilmişti, ne volta da gençler, ne de saklambaç oynayan çocuklar vardı. Kalan yaşlılarınsa sesi, köyde yaşananlardan, birbirine ulaşmıyordu. Yaşlıca bir kadın “gidenlerin bedduası tuttu, lanetlendi bu köy, başkasının yuvası üzerine yuva kurulmuyor, çok mutsuzuz” dedi.

Yüz yıla inat, ayakta duran evin, iki metre enindeki duvarının, biçilmiş tahtadan tavanının, kırmızı taştan su kurnasının, şöminenin güneş desenli baş taşının üzerinde, baba Casim’in göz izleri vardı. Okizê Mamo’nun aşxanesinin* duvar ve tavanında, kulekın* altında gömülü tandırın asırlık isi duruyordu. İsin siyaha boyadığı üzerlik, ne yazık ki nazardan koruyamamıştı köyü; bir avuç tanesi kadar kalmıştı yüzyıllık emekten. Birileri, beş kilometre ötedeki sınırın ötesinde, sürgünde, hasretinden ölürken, birileri gönüllü göç etmişti köyden ve binlerce kilometre ötede, gurbeti vatan bilip, orada ölüyorlardı. Onca ömrüne ve yaşam tecrübesine rağmen bunun mantığını çözemiyordu Koca Çınar. Nasıl oluyordu da insan, memleketinden gönüllü göç ediyordu?

Hiç unutmam bir gün babam yönünü sınıra çevirmiş, onlarca kilometre öteden ‘loryo, loryo’ diye bağırıyordu. Ne sesi Kızıl Kule’ye ulaşırdı, ne de yakınında kimseler vardı. “Baba ne yapıyorsun, kimi çağırıyorsun, görünürde kimsecikler yok” dediğimde “Oğlum eskiden, ben çocukken köyümüzde köylülerimiz birbirlerini ‘loryo loryo’ diye çağırıyordu, o sesi duymak, hissetmek istedim” dedi. “Babam Kızıl Kule’den uzakta ama hep Kızıl kule’de yaşadı. Tepesini, sokağını, evlerin yerlerini, su arkını, köyün iki değirmenini öyle güzel ve ayrıntılı anlatmış ki beynimde çizdiği tablo ile Kızıl Kule bire bir uyuşuyor.” Ama Apê Celil Kızıl Kule’de, yaşamın göç etmiş olmasına ve evlerin kaderine terk edilmiş harap haline çok hayıflandı.

Ziyaretin son güzel anı, yüreğine su serpti. Apê Celillerin evlerinin 20 yıl önce İstanbul’a göç eden sahipleri, tesadüfen, iş için İstanbul’dan memlekete gelmişlerdi, görüştük. Evi aslına uygun olarak restore etmeyi düşündüklerini söylediklerinde, Apê Celil çok mutlu oldu. “Son gelişimdir diyordum ama bir daha geleceğim ve o evde kalacağım. Ailemizin yazdıkları kitapları da getireceğim” dedi. Düşünüyorum da ne güzel olur, hepimizin evi olan o evin Kızıl Kule’de olması. Eğer ki bu söz gerçekleşirse, ben o evin müdavimi olurum. Köyün solan ruhunu soluyup, bir cümle tarihe yolculuğa çıkarım. Metin olursak, gerçekleşir diye düşünüyorum.

“Vay be Hoca nasıl bildi.”/ “babam adam profesördür.’’/ “Meğerki Baba evi gelmişim.”/ “Hocam ata baba evinize hoş gelmişsiniz.’’ Aşxane; evin yemek de yapılan, oturma odası./ Kulek: Tavanın tam ortasındaki baca

Ayhan Erkmen

Ayhan Erkmen


Etiketler :