Sınırsız erteleme ile boğuşurken... - Özgür Amed

03 Ara 2019

HDP 20 Kasım’da, Ankara’da, bir tutum belgesi açıkladı. Sine-i millet tartışmalarına dair şimdilik son noktayı koyan bu tutum belgesi, özelde 31 Mart ve sonrasına içkin olsa da genel manada son üç-dört yıla dair bir cevap olarak da kabul edilebilir.

İnkara gelmez bir hakikat olarak, HDP, uzun süredir fotoğraflara yansıdığı gibi, bir çember içinde. Etrafta polisler, onların kalkanları arasında “dış” ile her şeyleri kesilmiş bir görüntü! Devletin genel konseptini mevcut aktüalite içinde bu fotoğraflar kadar iyi veren az şey vardır. Çembere alınmış, nefessiz, sessiz, görüntüsüz bırakılmak istenen HDP; bu çemberi yarmaya, dışa ulaşabilecek, “dışarı” ile buluşabilecek yol ve yöntemler arıyor. Çemberi gün geçtikçe kalınlaştırmaya çalışıyorlar. Öyle ki kalınlaşan bariyerlerin, çitlerin, kalkanların verdiği mesaj sıradanlaşmaya davettir. Anormalin normal ile yer değişimidir. Herkesin tek ses olup, aynı ipe dizildiği, olan bitene dair cesur bir soru ve çıkış yapacak kimsenin kalmadığı, haliyle muhalefetin de ortadan kalktığı bir savaş ikliminde HDP’ye yöneliş daha sert ve sistematik oluyor. Deyim yerinde ise modern bir kapatılma hali! Deleuze, ezilmişlerin adına konuşmak yerine, onların konuşabileceği kanallar, pratikler ve koşullar yaratmak isteyen biridir. Bundan ötürü disiplin değil denetim kavramı üzerine kafa yoruyor. Disiplin yerine denetim diyor. Bu şöyle bir şeydir: “Denetim uğruna, düzeni düzensizliğin üzerine dayatarak, düzensizi düzenliden yalıtarak düzen sağlamaya çalışan modernlik, tarihsel süreçte, bastırılması gerekeni, denetlenemeyeni sonunda azat etmiş, böylece daha fazla ve yoğun bir denetim ve egemenliğe olanak tanımıştır. Tüm toplum, kapalı mekânlarda değil, özgür ortamlarda denetlenmesi gereken bir kalabalıktır artık, yalnız marjinaller değil. Toplumsallığın her alanına ve her anına kapatılan insanlar, modern kapatılmanın incelikli sürecine dâhil olmuşlardır.” Buradaki kapatılmayı sadece HDP ve HDK açısından düşünmemek gerek. Bu toplu bir durum! Tekrardan o çembere dönersek, dışarıda olanın, siyasal bağı koparılmış olanın da içe ulaşma çabası olmalı. Bugün özel savaş bu bağ üzerinde özellikle duruyor. 7 Haziran sonrası iç/dış yaratımı üzerine kafa yoran ve soluğu Sri Lanka modelinde bulan akıl, kurumsallaştırmak istediği ve bugüne kadar peyderpey aldığı yol üzerinden kısmi bir hat örmüş durumda. Fakat bu hat son derece zayıf, şiddet üzerinden ayakta durmaya çalışan bir bariyer…

Büyük kalabalıklar içinde çembere alınmış HDP’yi biraz bu iktidar tekniği üzerinden okumak belki duygusal reflekslerin tuzağına da çekmez. Çünkü AKP’nin enformasyonu buyruklar dizisidir ve buna inanmadığı halde inanmış gibi yapmak mecburiyet frekansından işitmeye kesilmek tam da istenilen şeydir! İktidar bloğu, alt iktidar teknikleri ile yepyeni yelkenlere açılırken, biz fırtınanın nereden geldiğini tespit etmekle uğraşıyoruz. Oysa içinden geçilen süreçte her taraf korkunç sallanıyor, rüzgârın etkisi her tarafı vuruyor!

Kafka’nın “Dava” romanı, Korku Çağı diye adlandırılan 20. yüzyılda insanoğlunun artık neredeyse kurtulması olanaksız bir yazgıya dönüşen kuşatılmış yaşamının öyküsüdür. Bu çağa korku egemendir, çünkü insan, hemcinsleriyle insanca bir dil aracılığıyla iletişim kurabilme, böyle bir dille insanca tepkiler uyandırabilme olanağından yoksun kalmıştır. Kitabın başat karakteri olan Joseph K. banka şefidir, başarılı ve sıradan bir yaşam sürmektedir. Bir pansiyonda yaşayan ve kimseyle herhangi bir sorun yaşamayan biridir. Bir sabah ansızın onu tutuklarlar. Zaten romanın ilk cümlesi “Herhalde biri Josef K.’ya bir iftira atmıştı. Çünkü hiçbir kötü şey yapmamasına rağmen tutuklanmıştı” ile başlar. Fakat niye alındığını bilmemektedir. Daha sonra bunun peşine düşer, ilk başta sıradan önemsiz bir yanlış anlamadır der. Fakat peşine düşmekten de kendini alamaz. Ve deştikçe kafesten kafese düşer. Hiçbir cevap yoktur. Kafka bir nevi hukukun aldığı en korkunç biçimi tasvir etmiştir. Deleuze bunu şöyle belirtir: “Disiplin toplumlarının “görünüşte beraat”i (iki hapis arasındaki hal), ve denetim toplumlarının “sınırsız erteleme”si (sürekli değişim halinde). Bu ikisi, birbirinden çok farklı hukuki yaşam tarzlarıdır ve eğer hukukumuzun bizzat kendisi kriz içindeyse, tereddüt halindeyse bunun nedeni bir tarzı bırakıp ötekine dahil olmaya gitmemizdir.”

Şimdi hukuk konusu denetim toplumuna geçmiş Türkiye’de kafkaesk hali de aşmış durumda. Tutum belgesinin açıklandığı gün açıklanan kayyım raporunun üzerinde en çok durduğu konu hukuk olmuş! Hukukun ‘hukuk’ adı altındaki saçmalıklarını ve insanlık utançlarını, yarın hukukun işine yarasın diye not etme işlemi olarak da görülebilir. Yoksa hukuka olan inançtan değil elbet, ya da şu madde bunu diyor bu bunu diyor demenin mantığı da malumunuz yok!

Özgür Amed

Özgür Amed


Etiketler :