Tarihin Sonu, Medeniyetler Çatışması ve Demokratik Ulus (1)

13 May 2021

Bu yazıda ikisi sağ liberal ve biri de sol-sosyalist üç teoriyi ele alacağız. İlk ikisi Tarihin Sonu (F.Fukuyama) ve Medeniyetler Çatışması (S.Huntington) teorileridir. Diğeri Demokratik Ulus (A.Öcalan)’tur

Mücahit Akgün

Marks materyalist tarihi değerlendirirken tarihi düz ilerlemeci bir mantıkla ile ele alıp tarihin sınıfların ortadan kalkacağı sosyalizm aşaması ile son bulacağını söylüyordu. Ekonomik temel üzerine inşa edilen ve sınıf çelişki-çatışmasının ilerlemenin motor gücü olarak belirlendiği Marksizm, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla büyük bir yara aldı. Sovyetler'in dağılmasıyla birlikte hem Marksist düşünce hem de sosyalist-komünist ideoloji üzerinde yeni tartışmalar başladı. Tabi konu tartışılması gereken bir husustu. Ancak ne var ki gerek sol çevreden gerekse de sağ-liberal çevreden yapılan tartışmaların çoğu sorunu derinliğine analiz etmekten uzak kalmıştır. Öyle ki daha üzerinden 30 yıl geçmeden yeni değerlendirmelere ihtiyaç duyuluyor. Kuhn’un paradigma değişikliği teorisi üzerinden gelişen tartışmalar yeni bir paradigmaya mı ihtiyaç olduğu yoksa paradigmanın kendini sürdürülebilir yollar bulması gerektiği üzerinden yapıldı. Kimilerine göre tamamen yeni bir paradigmaya ve araçlara ihtiyaç vardı, kimilerine göre de Sovyetler'in dağılması paradigma değişikliği değil de sadece uygulamada yeni yollar denenmesi gerektiğini dile getiriyordu. Moderniteyi eleştiri üzerinden post-modernist düşünceler gelişti. Tartışmada sağ-liberal kesim bir zafer havasıyla gardını alırken sol-sosyalist kesim hala dağılmanın etkisini üzerinden atabilmiş değil. Onun için daha çok tartışılan sağ-liberallerin yeni dünya düzeni üzerindeki teorileri oluyor.

Üç teori...

Bu yazıda ikisi sağ liberal kesimden ve biri de sol-sosyalist kesimden üç teoriyi ele alacağız. Bunlardan ikisi çokça tartışılan Tarihin Sonu (F.Fukuyama) ve Medeniyetler Çatışması (S.Huntington) teorileridir. Diğeri de Demokratik Ulus  (PKK Lideri A.Öcalan)’tur. Fukuyama ve Huntington, Amerikalı iki akademisyendir. Akademisyen olmalarının yanı sıra Beyaz Saray'a danışmanlık yapan kimi komisyon ve komitelerde de yer almış kişiler. Yani ABD’nin yeni dünya düzeninde nasıl bir rol alması gerektiği üzerinde hem teori oluşturan ve bunun üzerinde politika belirlemeye dönük çalışmalar içinde yer alan iki kişi. Huntington aynı zamanda Fukuyama’nın da hocası oluyor. Abdullah Öcalan ise Kürt halk hareketinin lideri durumunda. Marksist-Leninist ideolojide Kürdistan ulusal kurtuluş savaşı yürütmüş, 90’lı yılların başında paradigmada yeni bir arayışa girmiş, 2000’ler ile birlikte demokratik bilimsel sosyalizm çizgisinde yeni bir paradigma geliştirmiştir. Şu anda Türkiye’nin İmralı Adası'nda ağır tecrit koşullarında tutsak tutuluyor.

Tarihin sonu...

Tarihin sonu konusu belki de tarihin başlangıcından beri tartışılan bir konu olmuştur. Doğaldır ki bir şeyin başlangıcı varsa muhtemelen bir sonu da vardır. Bu hususta birçok teori ve ekol konuyu çeşitli hususlardan değerlendirmeye tabi tutmuşlardır. Ancak daha tarihin başlangıcı hususunda bir nokta koyamadan sonunu tartışmak herhalde konunun hakikati açısından sağlıklı olmayacaktır. Tarihin sonu konusu hem ilk Yunan filozoflarında kendini tekrar eden bir döngü biçiminde ele alınmış hem de dinlerin çoğunda eskatolojik-kaderci anlayışa konu olmuştur. Ama konuyu etraflıca değerlendirmeye tabi tutan Hegel ve Marks olmuştur. Hegel idealist bir çerçeveden tarihi ele alarak Geist (saf haldeki varlık)’in dünyada yaşanabilecek olası tüm formları yaşayarak tekrar eski haline döneceğini belirtir. Ona göre geistin yaşayacağı son ve en ileri aşama ulus-devlette yaşanacak ve tarih sonlanacak. Neredeyse tüm idealistler nihai ve en yetkin varlık olarak tanrıyı kabul ederler. Devlet de bir nevi Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi konumundadır. Yahudilikte peygamber-kral, Hıristiyanlıkta monark, İslamiyette halife-imam Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir ve aynı zamanda devletin de başıdır. Hegel’de ise tanrı ulus-devlet formunda bizzat yeryüzüne inmiştir. Tanrı'yı aşacak bir varlık olmadığına göre doğalında olması gereken ulus-devlet sonrasının olmamasıdır.

Sınıf çelişkisi tarihi

Marks’a göre ise tarih sınıfların ortaya çıkmasıyla başladı ve sınıfların ortadan kalkmasıyla da sona erecek. Ona göre tarih gittikçe ilerliyor ve bu ilerleme sınıfların ortadan kalkmasıyla çelişki-çatışma biteceğinden dolayı duracak ve tarihin de sonuna gelinmiş olacak. Ne var ki tarih ne ulus-devletle sonlanmış ne de sınıfsız bir dünya gerçekleşmiş durumda. Aslında tarih söz konusu olduğunda geleceğe dair bir öngörüde bulunmanın dinlerin ahiret gününe ilişkin inançlarından farklı bir yanı yoktur. Şimdi Fukuyama’nın da aslında bir nevi yaptığı bunu tekrar etmektir. Ama bunu tekrar etmenin bir amacı ve niyeti vardır. Sistem tıkayınca önünü açmak gerekir. Bunun için de Fukuyama’nın dediği gibi sistemin meşruiyete ihtiyacı vardır.

Liberal demokrasi

İlk olarak Fukuyama’nın Tarihin Sonu tezini ele alalım. Fukuyama Tarihin Sonu ve Son İnsan adlı kitabında liberalizmin öncülerinden J.Locke ve T.Hobbes’tan, idealist Hegel ve materyalist Marks’ın tarih tezlerinden yararlanarak Tarihin Sonu teorisini geliştirmiştir. Anglo-Sakson liberal ekonomi ve Hegel’in idealist tarih tezini birleştirip tarihin liberal demokrasinin zaferiyle sonuçlandığını belirtiyor. Yani ona göre ekonomik olarak en iyi model liberal serbest piyasadır. Yönetim biçimi olarak da demokrasidir. Bu iki hususa ulaşan devletler artık tüm gelişimlerini sağlamıştır. Diğer devletlerin payına düşen de bu seviyeye gelmek için çaba sarf etmedir. Tabi bu amaca ulaşmak için liberal demokratik devletlerin ilerlemekte olan devletlere ‘yardımcı’ olması gerekir. Bu yardımdan müdahale hakkının doğduğunu doğrudan söylemese bile değerlendirme içerisinde buna bolca değiniliyor. Fukuyama’nın tarihin sonu tezinin ana dayanak noktasını Sovyetler'in yıkılmasıyla liberal demokrasiye herhangi, bir alternatifin olmaması oluşturuyor. “Bugün ne komünist sol, ne de otoriter sağ, ister 'monolitik' bir partiye, ister askerî bir cuntaya ya da bir liderin diktatörlüğüne dayanacak 'güçlü' bir hükümete temel olabilecek ciddiye alınabilir bir konsepte sahip durumdadır. Meşru bir otoriteye sahip olmayan otoriter bir rejim politikanın herhangi bir alanında başarısız olduğunda atıfta bulunabileceği üstün bir ilkeye sahip değil demektir. Meşruiyet bazen bir tür nakit para rezervine benzetilir: İster demokratik, ister otoriter olsun bütün hükümetlerin iyi ve kötü zamanları olur, ama yalnızca meşru bir hükümet bu nakit rezervine sahiptir ve kriz dönemlerinde bu rezerve başvurabilir.” Yani ona göre sosyalizmin meşruluğu kalmamıştır. Tek meşru hükümet biçimi liberal demokrasiye sahip ülkelerdir. Şöyle ki liberal demokrasi için sözgelimi neredeyse Türkiye’de gerçekleşen 12 Eylül darbesini meşru görecek kadar ileri bir noktaya gidiyor. Liberal demokrasiye geçişi bir ilerleme olarak görüyor. Tabi bu gelişmenin (gerçekte gelişme olup olmadığı ayrı bir tarafa) neyin üzerine ve hangi bedellerle gerçekleştiği Fukuyama’yı ilgilendirmiyor. Onun için önemli olan şirketlerin mallarını rahatça piyasaya sürebileceği ve bireyin ‘kabul görüldüğü’(1) bir hükümet biçiminin olmasıdır.

Homojen devlet

Fukuyama tarihin sonundan kastettiğinin çatışmaların nihai son bulması demek olmadığını, tarihin sonuyla aslında ideolojilerin sonuna gelindiğini ifade ettiğini belirtiyor. Ama aslında liberal demokrasinin de en başından beri bir ideoloji olduğunu söylemiyor. Yine liberal demokrasinin ancak güçlü devlet ve hükümetlerle sağlanabileceğini belirtiyor. Özellikle Irak müdahalesi sonrası ulus-devletin tartışılmaya açıldığı bir süreçte Fukuyama devlet-dışı teorilerin aksine daha da güçlendirilmiş devletlerden söz ediyor. “ Devletler ulusal düzeyde kaynakları seferber edebilecek durumda olmak zorundadır, o nedenle, vergi toplayabilecek ve yasa çıkarabilecek otoriteye sahip güçlü bir merkezi kuvvete ihtiyaçları vardır. Devletler, ulusal birliğe engel oluşturdukları takdirde çeşitli biçimlerdeki bölgesel, dinsel ve akrabalık bağlarını kırmak zorundadır.” Yani devletin olabildiğince otoriterleşme ve homojenleşmesi gerekiyor. Peki bu durumda bölgesel, dini ve etnik azınlıkları kırma noktasında yeteri gücü yoksa ne olacak? Sistemin devamlılığı ve güvenliği için birilerinin bu devletlere yardımcı olması gerekir. Tabi bunu kim yapacak: ABD ve AB. Bu iki güç sistemin bekçileri olarak hem liberal demokrasiyi savunmak hem de gelişmesinden sorumludur. Oysa ki bu iki gücün temelde yaptığı şey  insan haklarının veya demokrasinin yaygınlaşması değil ekonominin liberalleşmesidir. Yani aslında Fukuyama diğer ülke kaynaklarına erişim için süper güç ABD’ye hem yol gösteriyor hem de meşru bir zırh oluşturuyor. “Ama zafer kazanan, liberal uygulamadan çok liberal fikir olmuştur. Başka bir deyişle bugün dünyanın çok büyük bir bölümünde liberal demokrasiye gerçek bir alternatif oluşturabilecek evrensel geçerlilik iddiasında bir ideoloji ve halk egemenliğinden başka evrensel bir meşruiyet ilkesi yoktur.” Yani Fukuyama için hala özgürlükleri ve temel insan hakları için mücadele eden halkların, toplulukların meşruluğu yoktur. Onun için varsa yoksa liberal devletin serbest piyasa ekonomisinin garanti altına alınmasıdır. Hatta demokrasi bile anca ekonomik gelişme (serbest piyasa ekonomisi) ile sıkı sıkıya bağlıdır. Kimi ülkelerdeki ekonomik geriliği toplumun kültürüne bağlayıp emperyalist güçlerin bu ülkeler üzerindeki tahribatından hiç söz etmiyor. “İlk açıklama kültüre dayanmaktadır: Buna göre, Latin Amerika gibi bölgelerdeki halkların gelenek ve görenekleri, dinleri ve sosyal yapıları yüksek ekonomik gelişme hızlarını güçleştirmiştir; Asya ve Avrupa’da ise benzer kültürel engeller söz konusu olmamıştır.” Bu etkinin neden Latin Amerika’da az olmasını ABD’nin tarihine bakarak öğrenebilir. Coğrafi keşiflerle Avrupa devletlerin (ilk liberalleşen ülkelerin) Latin Amerika üzerinde nasıl bir vahşet uyguladıklarından herhalde haberdardır Fukuyama. Sonrasında soğuk savaşın kültürel ve dini azınlıkları nasıl baskı altında tuttuğundan da haberi olsa gerek. Tüm bunlar kimileri daha fazla kazansın diye yürütülen politik stratejilerdi. Fukuyama suçu emperyalist devletlerin katliam ve talancı politikalarında değil halkların kültür ve inancında görüyor.

Müdahalenin zemini

Fukuyama bu teziyle yeni bir emperyalist müdahalenin de ideolojik ve politik zeminini oluşturmuştur. Bu yeni tezde halkların kendi kültürleriyle, renkleriyle dilleriyle özgürce yaşayabilecekleri bir dünya yoktur. Her şeyin serbestçe satılıp alınabileceği bir dünya vardır. Hatta eğer bu hususun önüne geçebilecek kültürel, etnik ve dini öğeler varsa gerekirse şiddet kullanılarak engel olmaktan çıkarılmalıdır. ABD’nin daha geniş açılımıyla NATO’nun Ortadoğu ve diğer ülkelere müdahalesini bu çerçevede değerlendirdiğimizde de daha anlaşılır oluyor. Meselenin demokrasi veya insan hakları bağlamında özgürlükler olmadığı yeni dünya düzeninde ‘isyancıların’ engel olmaktan çıkarılma meselesi olduğu ortaya çıkıyor. Aslında bir diğer değerlendirmesinde tüm dünyanın liberal demokrasiye geçme gibi bir duruma gerek olmadığını belirtiyor: “Bir Üçüncü Dünya’nın olması ve böylesi insanların enerjisini ve tutkularını emmesi, göründüğü kadarıyla liberal demokrasilerin çok işine geliyor. Bunun Üçüncü Dünya’nın da işine gelip gelmediği ise ayrı bir sorudur.” Yani aslında mesele belli. Liberal demokrasi hayaliye yola çıkıp diğer ülkeleri kendi ekonomileri için bir kaynak durumuna dönüştürmek. Bu kaynak ihtiyacını ucuzdan karşılayan hiçbir liberal demokratik ülke diğer ülkelerin de kendi seviyelerine gelmesini istemez, buna izin vermez. Batı birey bağlamında bencilliği geliştirdiği gibi sistem bağlamında da bencildir. Hiçbir zaman kendi değerlerini tamamıyla başka yerde yaşanmasını istemez. Çünkü o zaman söz hakkı kalmaz.

Hitler faşizmi

Fukuyama liberal demokrasiye ulaşmada sistem içinde küçük tatsızlıkların da yaşanabileceğini söylemekten geri kalmıyor. Mesele Hitler faşizmini sistemin küçük ve belki de önemsiz bir kazası olarak görüyor. Yani ona göre yola çıkınca bu tür kazalar da normal. Tabi Hitler faşizminin yaptıklarını küçük bir sapma olarak gören biri için herhalde başka yerlerde on bin veya yüzbin insanın savaşla katledilmesi de çok garip olmasa gerek. Nazi faşizmini sistemin yapısal özelliğinden kaynaklı değil de öyle hesap edilmeyen bir pürüz olarak görmemiz gerekiyor ona göre.

Teorisini kısaca kendisinin deyimiyle özetlersek: “Şimdi 20. yüzyılın sonunda, Hitler ve Stalin’in rejimlerinin toplumsal örgütlenmenin hakiki alternatiflerinden çok, tarihin çıkmazla sonuçlanan yan yolları olduğu daha nettir(…) Bir ülke tarihin sonuna varabilmek için birçok farklı yol deneyebilir, ama burada kapitalist-liberal-demokratik sistem dışında iyi işleyen modernlik türü pek yoktur.”

“Tarihin sonundaki son insan ise, bir dava uğruna hayatını tehlikeye atmayacak kadar akıllı. Tarihin, insanların Hıristiyan ya da Müslüman, Protestan ya da Katolik, Alman ya da Fransız; hangisi olacakları uğruna mücadele edip durduğu anlamsız kavgalarla dolu olduğunu biliyor.” Fukuyama'nın son insanı onu yaşamını anlamlandıracak bir hakikat mücadelesi uğruna değil de arzularını tatmin eden ekonomik gelişme için çabalamalı. Onun son insanı akıllı davranır. Önemli olan ahlak veya vicdan değil onu tatmin eden bireysel arzularıdır. Çünkü tarihin sonunda ne ilgilenecek bir sanat dalı ne de içinde yaşanılacak bir farklı kültür vardır.

Kapitalizm kaostur

Tarihin sonunun gelmediğini birkaç örnekle vermek mümkündür. Fukuyama için liberal demokrasiye devletin en büyük iki örneği batı kültürü üzerinden büyüyen ABD ve AB’dir. Ancak AB’nin kendi içinde yaşadığı iç çelişkiler, sağ muhafazakar düşüncenin yükselişe geçmesi, en güçlü üyelerden olan İngiltere’nin birlikten çekilmesi, ABD’de yükselen ırkçılık, ABD’nin son başkanlık seçiminde yaşadığı zorluklar, ABD’nin Ortadoğu’da hesaplarının tutmaması, Rusya’nın Çin ile birlikte yeniden oyun kurucu pozisyonuna gelmesi tarihin hiç de sonuna gelinmediğini gösteren birkaç örnektir. Kapitalizmin kendisi kaotik bir yapıdadır. Krizlerden beslenir. Onun için her zaman karşısında kendini meşrulaştıracak bir karşı güce ihtiyaç vardır. Bu karşı gücün gerçek anlamda ortadan kalkması demek tarihin sonunun değil kapitalizmin sonunun geldiğine işarettir. Soğuk savaş şimdi yerini başka blokların oluşmasıyla başka biçimlerde devam ediyor. ABD-Rusya çekişmesine bakmak bile yeterlidir.

Medeniyetler çatışması

İki kutuplu dünya sonrası gelişmeleri teori konusu yapanlardan biri de S.Huntington’dur. Yeni dünya düzeninin nasıl olacağına ilişkin Fukuyama’nın aksine tarihin sonunun gelmediğini ancak ideolojilerin sonunun geldiğini belirtiyor. Ona göre bundan sonraki mücadele milli devletin etkin rol oynayacağı medeniyetler-kültürler çatışması biçimine olacak. Tarihin medeniyetler çatışması olduğu görüşü Toynbee tarafından teori konusu edilmiştir zaten. Bu hususta medeniyetleri inceleme konusu yapan çokça bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Ancak kapitalist modernitenin üç saç ayağının ulus-devlet, endüstriyalizm ve serbest piyasa ekonomisinin böyle bir durumla sonuçlanması gerçekten ilginç. Kültürel farklılıkları ortadan kaldıracağını vaat eden kapitalist modernitenin tekrardan kültürün başat rol oynayacağı bir gelişme yaratması aslında sadece reel sosyalizmin kaybedişini değil aynı zamanda bizzat modernitenin de kaybetmesi demek olmuyor mu? Hatta. Bu açıdan bakıldığında en büyük kayıp kapitalist modernitenin payına düşendir.

Huntington özetle şöyle diyor: “Yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hakim mücadele kaynağı kültürel olacak. Millî devletler dünyadaki hadiselerin yine en güçlü aktörleri olacak fakat, global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Medeniyetlerin çatışması global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muharebe hatlarını teşkil edecek. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai safha olacak." Buna dayanak olarak da yedi sekiz medeniyete sayıyor. “Medeniyet kimliği, gelecekte gittikçe artan bir şekilde ehemmiyet kazanacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi veya sekiz medeniyet arasındaki etkileşimle şekillenecektir. Bunların içine, Batı, Konfüçyüs, Japon, İslâm, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleri giriyor. Geleceğin en mühim mücadeleleri, bu medeniyetlerin birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları boyunca meydana gelecektir.”

Batı ve batılı olmayan

Huntington her ne kadar yedi sekiz farklı uygarlık saysa ve mücadelenin bu medeniyetler arasında olduğunu söylese de onun esas medeniyetler çatışması batı ve batılı olmayan güçler arasında gerçekleşiyor. “Gücünün zirvesindeki bir Batı, Batılı olmayan yollardan dünyayı biçimlendirmek için gittikçe daha fazla arzu, istek ve kaynağa sahip olan Batı dışı ülkelerle yüz yüze geliyor.” Yeni dünya düzeninde batı ve batılı olmayan medeniyetlerin karşı karşıya gelme durumu aslında batının gelecekteki savaşlar için hazırlık yapmasına bir çağrıdır. Bir diğer husus ise Fukuyama'nın da açıktan söyleyemediği ama sonuç olarak pazar arayışıdır. Bir taraftan liberal demokrasi adına dünya düzenine müdahale hakkı diğer taraftan medeniyetler çatışması adına kültür yayılımı... Her ikisinde de batının yeni bir yöntemle dışa açılımı temel oluşturuyor. ABD’nin demokrasi ve özgürlük vaadiyle Irak’a müdahalesi ne Fukuyama’nın liberal demokrasinin kendini savunması ne de Huntington’un söylediği gibi batı ile İslam medeniyetinin bir çatışmasıdır. Gerçekte olan petrolü garantiye alma ve silah pazarı oluşturma çabasıdır.

Devlet odaklı tez

Fukuyama gibi Huntington’un tezi de devlet odaklıdır. Her ne kadar Huntington medeniyeti kültürel olarak değerlendirse de başat rol devlettedir. Tezinin hiçbir yerinde devlet dışı kurumların veya hareketlerin devletlerin politikalarına yön verdiğine ilişkin bir örnek yoktur. Medeniyet anlayışını şu şekilde dile getiriyor: “Bir medeniyetten bahsettiğimiz zaman neyi kastediyoruz? Medeniyet kültürel bir varlıktır. Köyler, bölgeler, etnik gruplar, milliyetler, dinî gruplar. Bütün bunların hepsi, kültürel çeşitliliğin farklı seviyelerinde ayrı kültürlere sahiptirler.” Böyle olmasına rağmen Huntington dinlerin, etnik azınlıkların, farklı köy kültürlerinin bu çatışma içinde veya sonrasında nasıl bir yaşam sürdüreceklerinden söz etmiyor. Onun baş aktörleri yine her zamanki gibi milli devletlerdir. Ona göre her medeniyetin temsil edildiği bir devlet vardır, yoksa da olmalıdır. Sözgelimi İslam dünyasının bir liderinin olmadığını ve Türkiye’nin bu rolü oynaması gerektiğini belirtiyor. Eğer deseydi ki batı dünyası Papa’nın çağrısıyla hareket ediyor ya da İslam dünyası Mekke İmamı'nın çağrısıyla batıya karşı savaşa giriyor. O zaman belki medeniyetler çatışması daha güçlü dayanaklara sahip olabilirdi. Ancak ne Papa ve İmam böyle bir çağrı yapıyor ne de böyle bir çağrıya bir tekmil Hıristiyan ve İslam dünyası kulak verir.

 

Çürük argümanlar

Bir taraftan kültürden söz etmek bir taraftan da kültürleri öğütme makinesi olan milli-ulus devlete başat rol vermek bir çelişki değil midir? Açıkçası hem Huntington’un yaşanan durumun bir medeniyetler çatışması olduğuna delil gösterdiği argümanlar zayıftır hem de tezi kendi içinde çelişkiler barındırmaktadır. Söylediği argümanlar da kimi kişilerin veya devlet liderinin politik sözleridir. “Mekke'nin Umm Al-Qura Üniversitesi'ndeki İslâmî Çalışmalar'ın dekanı Safar Al-Hawali'nin, (savaşı) iyice yaygın bir tabana oturarak ifade ettiği gibi 'Bu dünyanın Irak'a karşı olması değildir; Batı'nın İslâm'a karşı olmasıdır.' İranlı büyük dinî lider Ayetullah Ali Hamaney, İran ve Irak arasındaki rekabeti bir tarafa bırakarak Batı'ya karşı mukaddes savaş çağrısı yaptı: 'Amerika'nın saldırı, hırs, plan ve politikalarına karşı mücadele bir cihad sayılacaktır ve bu yolda öldürülen herkes bir şehittir.' Ürdün Kralı Hüseyin'in iddiası, 'Bu yalnız Irak'a karşı değil bütün Araplara ve bütün Müslümanlara karşı bir savaştır.' Yine Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın AB için söylediği ‘onlar Hıristiyan olduğu için biz bu birliğe giremeyiz" mealindeki sözleri medeniyetler çatışmasına delil gösteriyor. Aynı Türkiye’nin Hırıstiyan dünyasının en büyük organizasyonu olan NATO üyeliğinden herhalde Huntington haberdardır. Yine yukarıda sözlerini naklettiği ülkelerin bizzat kendileri Irak savaşında (İran hariç) ABD’nin yanında yer aldılar. Suudi Arabistan nerdeyse tek başına finansman desteği sağladı. Kuveyt işgal edildiğinde ABD’yi Ortadoğu’ya davet eden bizzat Arap ülkelerinin kendisiydi. Yani ortada homojen bir medeniyet yoktur ki birbiriyle çatışsınlar. Bir diğer husus da şudur: Modern devlet zaten kültürlerin devlete hakim olmasına asla izin vermez.

Esası hegemonya arayışı

Medeniyetler çatışmasında akraba ülkelerin birbirini tutacağını ve bunun da çifte standart demek olduğunu ifade ediyor bir değerlendirmesinde. “Mamafih, çatışan medeniyetlerin dünyası kaçınılmaz olarak bir çifte standartlar dünyasıdır: İnsanlar, kendi akraba ülkelerine bir standart, diğerlerine başka bir standart uygularlar.” Buna örnek olarak da Sırp-Boşnak savaşında Batı dünyasının yaşanan vahşet karşısında Sırpları desteklemesi ve Müslüman ülkelerin de Boşnakları desteklemesi olarak gösteriyor. Aynı şey İsrail-Filistin için de söylenebilir. Fakat bu örneklerin perde arkasında medeniyetlerin değil hegemonik iktidar güçlerinin politik stratejileri yatıyor. Mesele medeniyetlerin ötesinde güç bloklarının çıkarlarıdır.

Huntington’un farklı medeniyetler sınıflandırmasında yer alan Slav-Rus, İslam, Çin-Konfüçyüsyen, Hindu uygarlıklarının ABD-AB-NATO güç bloğunun karşısında birlikte hareket etmesinin medeniyetler çatışmasıyla nasıl bir izahı olabilir? Hatta buna Güney Amerika’nın çeşitli ülkelerini de dahil edebiliriz. Bununla kalmayıp ABD-AB-NATO ittifakının yanında yer alan kimi Arap ülkelerini, uzak Asya ülkelerini nasıl değerlendirmek gerekir?

Karşıtlık teorisi

Aslında hem Fukuyama için hem de Huntington için önemli olan yeni dünya düzeninde batılı güçlere bir rol biçmektir. Meselenin özü Robert L. Bartley’in şu değerlendirmesinde yatıyor. “9 Kasım 1989'da asrımız sona erdi. Berlin Duvarı'nın yıkılması, yalnızca Soğuk Savaş'ın değil, 28 Haziran 1914'te Arşidük Francis Ferdinand'ın suikast neticesinde hayatını kaybetmesiyle başlayan global çatışma döneminin de bittiğini ilan ediyordu. Şimdi 20. yüzyılın tamamlanmasıyla birlikte, 21. yüzyılın suretini tefrik etmek için yoğun bir gayret sarf ediyoruz.” İki kutuplu dünyanın Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla son bulması batılı güçler-devletler için bir meşruiyet sorunu ortaya çıkarttı. Zaten hem Huntington hem de Fukuyama bu meşruiyet sorununu açıkça dile getiriyorlar. Huntington ABD’nin pozisyonunu ve gerçek niyetini bir diğer değerlendirmesinde şöyle açıklıyor: “Çin birçok hanedanın yıkılışını atlattı. Ve komünizmin yıkılışından sonra da Çin hâlâ ortada duruyor. Ama Birleşik Devletler kimliğini tanımlayan siyasal ideolojinin sona ermesinden sonra yaşayamaz. Liberal demokrasinin ortadan kalkması ile birlikte Birleşik Devletler de tarihin çöplüğündeki Sovyetler Birliği'nin yanına gider. Demokrasinin her yerde başarıya ulaşması bunu mümkün kılar. Çünkü

Birleşik Devletler hep kendisini bir şeyin karşıtı olarak tanımlamıştır. III. Georg'un, Avrupa monarşilerinin, Avrupa emperyalizminin, faşizmin, komünizmin. Ortada sürekli kendi kimliğimizi şekillendirmemize yardımcı olan bir düşman olmuştur. Kime karşı olduğumuzu bilmez isek, kim olduğumuzu nasıl bileceğiz?”

Arayış biter mi?

Liberal demokrasinin yenilgisinin ve bir düşmanın olmamasının ABD’nin sonu olacağını açıkça ilan etmiştir. Hem Fukuyama hem de Huntington esasında sosyalizmin yenilgisi üzerinden ve başka bir alternatifin de gelişmemesine  dayanarak tarihin sonu ve medeniyetler çatışması tezini geliştirmişlerdir. Mal bulmuş mağribi gibi kapitalist güçlerin yeni dünya düzeninde nasıl daha fazla yayılacaklarını ve pazarları kontrol edeceklerinin yol ve yöntemlerini geliştirmişler. Kapitalist modernite kendi sürekliliğini bu iki akademisyenin sözleriyle duyurmuştur. Kendini nasıl devam ettireceğini ilan etmiştir. Geriye sol-sosyalistlerin kapitalist modernite karşısında nasıl bir tavır takınacaklarına kalmıştır. Hala bu suskunlukları devam mı edecek? Yeni dünya düzenine ilişkin halkların mücadelesini omuzlayanların sözü bitti mi yoksa klasik sosyalist-komunist düşüncenin eleştiriden geçirilip yeniden mücadele sahasında yerini almayı mı bekliyor? Sayın Abdullah Öcalan'ın “sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” tespiti ve “ toplumsal yaşam var oldukça sosyalizm de olacaktır” belirlemesi sosyalizmin mücadelesinin hep olacağını gösterdiğine göre sosyalizm bundan sonra nasıl yoluna devam edecektir? Milyonlarca insanın uğruna bedel verdiği özgür ve eşit bir dünya gerçekten bir hayal miydi ve yoksa daha söyleyecekleri var mıdır?

YARIN: DEMOKRATİK ULUS


Etiketler : mücahit akgün,