Tarım ve Kürt sorunu ilişkisi

16 Nis 2021

Ahmet Koçyiğit*

Tarımda kendine yeten ülke olmaktan, “sen üretme ben ithal edeceğim” anlayışının hakim olmasının ve tarım politikalarının iflas etmesinin nedenlerine baktığımızda başlıca 3 ana nedeni sıralayabiliriz.

1. Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ısrar,

2. Neoliberal politikaların uygulanması,

3. Sistemin çürümüşlüğü (Yolsuzluk, hırsızlık ve talan)

Savaş ve tarım

Birincisi ve en önemlisi devlet/iktidarın Kürt sorununu demokratik barışçıl yöntemlerle çözmek yerine, daha önce onlarca kez denendiği halde hiçbir çözüm bulamamasına rağmen Kürt halkı üzerinde yürüttüğü imha, inkar ve asimilasyoncu politikaları esas alarak toplum kırımda ısrar etmesidir.

Tarım kültürünün bu coğrafyada ortaya çıkıp dünyaya yayıldığı sayısız belge ve kalıntıyla inkar edilemeyecek biçimde ispatlanmıştır. Neolitik devrimden 20. yüzyıla kadarki uzun tarihsel süre boyunca da bölge, tarım faaliyetlerinin en önemli merkezlerinden biri olma özelliğini önemli oranda korumuştur. Kapitalist modernitenin Ortadoğu’da kendi egemenliğini tesis etme süreci, Kürt coğrafyası ve Kürt halkının yıkıma uğramasına yol açmıştır. İnşa edilen ulus-devletler ise siyasal, sosyal, ekolojik, ekonomik, kültürel yıkım ve tahribatını daha da derinleştirip kökleştirmişlerdir.

1800’lü yıllardan itibaren Kürt halkı varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma adına mevcut iktidarcı devletçi yapılara karşı mücadelelerini başlattığı andan itibaren toplum kırımına uğratılarak, binlerce yıldır kök saldığı topraklardan, doğal yaşam alanlarından ve ana geçim kaynağı olan tarımdan zorla el çektirilmiştir. Her türlü öldürme, köy yakmaları, sürgün ve göçertme politikaları en çok tarımı etkilemiştir.

On binlerce dönüm tarım arazisi, yayla ve meraları, köy boşaltma ve üretim yasağı nedeniyle ya boş kalmış ya da korucu ve aşiret ağaları tarafından gasp edilmiştir. 1991 yılı verilerine göre, 4 milyon olan tarımsal işletme sayısı, 2001 Tarım Sayımı sonuçlarına göre, 3 milyona gerilemiştir. “Geri sayım”ın tek açıklaması, izlenen savaş politikaları sonucunda toprakların terk edilmesi ve başkaları tarafından mülk edinilmesi olarak açıklanabilir. 1991 yılında Kürt coğrafyasındaki tütün üretimi 92.605 ton iken 2003 yılında 24.158 tona gerilemiş ise bunda düşük ya da yüksek yoğunluklu savaşın etkisi aşikardır.

Topraktan zorunlu göç

İzlenen toplum kırım politikasından hayvancılık da nasibini almıştır. Hayvansal üretim potansiyelimizin gerektiği gibi kullanılamamasına ilişkin diğer bir neden ise tarımsal ve hayvansal üretim alanında önemli bölgeler olduğu bilinen Kürt coğrafyasında 90’larda yürürlüğe konulmuş olan alan hâkimiyeti stratejisidir. Askeri bir paradigma olarak gündeme getirilen alan hâkimiyeti stratejisi, köylerin boşaltılması ve kırsal alanın insansızlaştırılması anlamına gelmektedir. Yeniden iskân uygulaması olarak işleyen bu süreç, “zorunlu göç” olarak ifade edilerek hayvancılık faaliyetinde bulunan üreticiler, üretimden koparılarak göçertilmesiyle sonuçlanmıştır. Yerinden edilen nüfus, “tarımsal ve hayvansal üretimde kendi kendine yeten ülke” mutlu söylemine hayat veren halkı, boşaltılan yerleşim yerleri ise üretimin mekânını temsil etmekteydi

Hayvancılık...

1990’lardan günümüze yaşanan dönüşümü takip etmeye yarayacak önemli göstergelerden biri yıllara, bölgelere ve türlere göre hayvan sayılarındaki değişimdir. Bilhassa küçükbaş hayvan sayılarında önemli bir düşüş gözleniyor. 90’ların başına 50 milyondan fazla olan küçükbaş hayvan sayısı 2010’a geldiğimizde 30 milyonun altına inmiştir. Büyükbaş hayvancılıkta ise toplam rakamlarda bu kadar sert düşüş olmadı. 90’ların başında 12 milyon civarında olan sayı 2010’a gelindiğinde 11 milyon seviyesine inmişti. Ancak hayvan ırkları açısından bakıldığında yerli ırkların yaklaşık 7 milyondan 2 milyona düştüğünü, buna karşılık ithal ırkların 1 milyon civarından 7 milyon civarına çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla yerli ırklar %30 seviyesine gerilerken, ithal ırkların % 500’den fazla arttığını görüyoruz.

Mera alanları

Yasaklar, Özel Güvenlik Bölgesi ilanı ve kiralamalar sonucunda mera alanları da azalmaya devam ediyor. 2002 yılında 16.5 milyon hektar olan mera alınımız günümüzde 14.5 milyon hektara düşmüş durumda. Mera yoksa ot yok, ot yoksa et yok süt yok. Çünkü hayvancılığın genel maliyetinin yüzde 60-70’i yemdir.

Sistem, toplumu kırımdan geçirmeye devam ederken bir yandan doğal varlıkları yok etmeyi de hedeflemektedir. Su varlıkları metalaştırılıyor; dereler şirketlere satılıyor, su hizmetleri özelleştiriliyor, sulama kanallarına ve kuyulara sayaçlar takılıyor. Akarsular ve yer altı suları, şirketlere devrediliyor. Bu satışlarda önce su kullanım hakkı sözleşmeleri ile akarsuları besleyen ormanlar, meralar ve tarım alanları hukuksuz bir şekilde kamulaştırılıyor, ardından da şirketlere devrediliyor, yani satılıyor. Akarsuların kullanım hakkını satın alan şirketler; suyu, dere yatağından alarak, boruların içine hapsederek ya da kanallarla taşıyarak, yaptıkları HES, RES, JES ve madencilik projeleri ile doğal dengeyi altüst ediyor, bölge halkının, ovadaki canlıların, ekosistemin su kullanım hakkı yok ediliyor.

Güvenlik barajları...

Bir de Kürt coğrafyasındaki güvenlik barajları politikası var ki temelinde, devletin inkar, imha ve asimilasyon politikasının bir devamı olarak devreye konuluyor olmasıdır. Bu anlamıyla barajlar tarih ve doğa katliamının adı oluyor. AKP hükümeti, bölgede baraj yapımını arttırarak doğa ve tarih katliamına hız verdi. 90’lı yıllarda Kürt coğrafyasında kaba zorla yapılan köy boşaltmalar günümüzde barajlarla gerçekleştiriliyor, bölgenin insansızlaştırılması barajlarla sağlanıyor. Barajların tamamlanması ile Şırnak-Uludere’den Hakkari-Çukurca’ya kadar sınırı oluşturan dağlık bölgede bulunan derin vadilerin su ile doldurulmasının planlandığı kaydedilirken, söz konusu barajlar için devletin resmi yetkilileri dahi barajların enerji veya sulama amaçlı olmadığını açıkça söylüyor. Barajlarla sağlanacak ‘güvenlik’ beklentisinin yanında bölgenin 1990’lı yıllar sonrası başlayan köy yakma ve boşaltma politikası gibi bölgenin insansızlaştırılmak istendiği de belirtilirken, barajların oluşturacağı göl yatakları nedeniyle köylerine dönmek isteyen yurttaşları da sular altında kalmış ev ve araziler beklemiş olacak.

Planlanan en az 2000 bin baraj ve HES projesiyle 500 bin ile 1 milyon kadar insanın daha doğrudan etkilenmesi beklenmektedir. Belirtilen bu sayılara Suriye, Irak ve Gürcistan devletleri sınırları içinde yaşayan insanlar dahil değildir ki bununla birlikte rakamın birkaç milyonu bulacağı tahmin edilmektedir. Projelerden etkilenen insanları tarımdan uzaklaştırılarak kanserleşmiş kentlerde işçileştirilerek sömürüye tabi kılınması hedeflenmektedir.

Orman yangınları...

1990-2008 arasında Kürt coğrafyasında kaç tane orman yangınının çıktığı, kaç hektar yandığı ve bunların yerine ne kadar ağaç dikildiğine dair sorusuna dönemin Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun cevabı şöyle olmuştur: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde 1990-2008 yılları arasında 390 orman yangını çıkmış olup, bu yangınlarda 9.100 hektarlık ormanlık alan zarar görmüştür.” Tabi bu resmi kayıtlara geçen rakamlardır. Oysa ki kabullenilmeyen ve söndürülmesine izin verilmeyen yangınların açıklananlardan daha fazla olduğunu biliyoruz. Çatışma ve savaş anlarında bile yaşamın ve yaşam alanlarının Cenevre Sözleşmesi ve ekleri uyarınca güvence altına alınması, korunması gerekiyor. Buna rağmen bölgede çıkan yangınlara müdahale edilmeyerek, yanması hızlandırılarak ve hatta bizzat yakılarak uluslararası hukuk normları çiğnenmiştir. Yangına müdahale etmeyenler, söndürmek isteyenleri engelleyenler yetki ve sorumluluklarını aşmış, insanlık suçu işlemişlerdir. Tabi bu uygulamalar sonucunda orman köylüleri de tarımsal üretimden koparılmıştır.

Dolayısıyla Kürt sorununun çözümsüzlüğü sürdürüldükçe tarımsal üretimde sağlıklı ve kendine yeten miktara ulaşılması imkansızdır. Savaşa harcanan 500 milyar dolar, Kürt sorununun demokratik çözümü sağlanırsa ve çiftçimize destek olarak sunulursa muazzam bir üretim potansiyeli sağlanarak hem kendine hem de çevre ülkelerin/halkların ihtiyacını da karşılayacaktır.

İkinci neden ise uygulanan neoliberal politikalardır. 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlatılan “istikrar ve uyum programları” ile birlikte ekonomik, sosyal ve politik boyutlarıyla Türkiye’nin gündemine giren özelleştirme, ülkenin somut gerçeklerinden hareketle geliştirilen bir araç değil, Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmiyle bütünleşmesini artırmak ve sermayenin sömürü olanaklarına yeni katkılar yapmak için getirilen bir çaredir ve 12 Eylül askeri rejimi eşliğinde gerçekleştirilebilmiştir. Benimsenen liberal ekonomi, serbest piyasa koşullarını getirmiş, devlet, özel sektörün girişimlerine, yatırımları teşvik edici politikalarla destek vermiştir. Bu dönemde tarım sektörünü yönlendiren Yem Fabrikaları, Et Balık Kurumu (EBK), Süt Endüstrisi Kurumu (SEK), Zirai Donatım Kurumu (ZDK) ve Gübre Fabrikaları gibi kurumlar özelleştirilmiş üretimin düşmesine neden olmuş ve tarımda büyüme hızı ortalama %2’yi geçememiştir. Geride kalan KİT’ler ise AKP iktidarınca uluslararası sermayenin istekleri doğrultusunda özelleştirilmiş (TEKEL), özelleştirilmesi henüz tamamlanmamış şeker fabrikalarının özelleştirilmeleri sonucu üretim oranı düşmüş ve insanlar tarımsal üretimden koparılmıştır. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre 2002 yılında 400.000 çiftçi şeker pancarı üretimi yaparken özelleştirmeler sonucu 2019 yılında 88.279 çiftçiye düşmüştür. Alanlarda kotaların uygulanması ve Toprak Mahsulleri Ofisi’nin alım garantisi vermemesi, piyasadaki denge-denetleme görevini yapmaması üretimin yapılmasını engellenmiştir.

Dünya Bankası, IMF ve FAO gibi uluslararası sömürü kuruluşlarının önermiş olduğu neoliberal politikalar sonucunda çiftiye destek veren, piyasalardan etkilenmemesini sağlayan ve denge denetleme kuruluşlarının tamamı özelleştirildiğinden dolayı çiftçilerimiz vahşi kapitalizm piyasasının sömürüsüne mahkum edilmiştir.

Özelleştirmeler

Üçüncü neden ise AKP iktidarının çiftçileri desteklemesi gereken kurumlarının içine düştüğü yolsuzluklar, usulsüzlükler ve yönetim zaafiyetidir. Sayıştay Raporu’na göre Tarım ve Orman Bakanlığı birçok konuda ciddi yanlışlar, usulsüzlükler yapmış ve yapmaya devam ediyor. Rapora bakılırsa Tarım ve Orman Bakanlığı’nın doğru yaptığı iş neredeyse yok. Mali tablolardan, muhasebeleştirmeye, tarımsal desteklerden kooperatifçiliğe, meraların ıslahından vergi ve cezalara kadar tespit edilen 45 bulgu ile yanlışlar tek tek dile getiriliyor. Raporda “Denetim Görüşü” olarak “Tarım ve Orman Bakanlığı 2019 yılına ilişkin geçerli finansal raporlama çerçevesi kapsamındaki mali rapor ve tablolarının ‘Denetim Görüşünün Dayanakları’ bölümünde açıklanan nedenlerden dolayı doğru ve güvenilir bilgi içermediği kanaatine varılmıştır” deniliyor.

Tarım Orkam Sen’in yaptığı açıklamaya göre; sözde çiftçinin olan ve çiftçiyi desteklemesi gereken kurumlardan sadece bir tanesinin ne yaptıklarına bakılınca çürümüşlük daha net görülüyor. (Detaylar için Yeni Yaşam’ın 12 Nisan 2021 tarihli sayısında yer alan “Çiftçiye faiz darbesi zulmü” başlıklı dosyaya bakabilirsiniz.)

Sonuç olarak sistemin bu halinin sürdürülemez olduğu açığa çıkmıştır. Ülkenin en can yakıcı sorunu olan Kürt sorunu, demokratik barışçıl yöntemlerle çözülmediği, neoliberal politikalardan vazgeçilmediği ve yolsuzluk/hırsızlık engellenmediği takdirde tarım alanında yaşanan krizler artarak devam edecektir. Ortadoğu’da inşa edilen ulus-devletler aşılıp demokratik yönetimler inşa edilmediğinde Anadolu coğrafyası, kültürü, ekosistemi ve tarımı yıkım noktasına gidecektir. Sorunun artan nüfus, iklim değişiklikleri, salgınlar ve ekolojik yıkımların yanında meselenin politik olduğunu unutmayan bir yerden alternatif olarak demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü sistem inşası zorunludur.

*Tarım Politika Grubu


Etiketler : Tarım Politikaları, tarım,