Ya Musa Anter’in ifade özgürlüğü?

14 Nis 2021

30 yıldır insan hakları mücadelesi içindeyim. İfade özgürlüğünün bu kadar baskı altında olduğu bir süreci gerçekten hatırlamıyorum. 90’lar da kötüydü, o zaman ki devlet aklı fiziki saldırılar yapıyordu. İşkence ve gözaltında kayıplar son derece yoğundu. Faili meçhul ve kontrgerilla cinayetleri işleniyordu. Çok kötü günler yaşadık. Ancak ifade özgürlüğü alanındaki baskı, bugün daha yoğun hissedilmektedir.

Örneğin, 90’lı yıllarda hakkınızda bir soruşturma açılsa bile gidip savcıya ifadenizi verirdiniz. Hakkınızda dava açılırdı, dava sürecinde tutuksuz yargılanırdınız. Ceza alıp, cezanız Yargıtay tarafından onanırsa cezaevine girerdiniz. Ama bugün hakkınızda soruşturma açıldığında ifade vermeye gittiğinizde hemen tutuklanabiliyorsunuz. Tutuklanmazsanız bile adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyorsunuz. Şu anda bizim coğrafyamızda muhalifim diye kendini ifade eden ve itaatkarsızlık içinde olanlar adli kontrollü!

Adli kontrol bir korkutma ve rehin alma yöntemi olarak kullanılıyor. Maalesef ki birçok insan üzerinde de etkili olabiliyor. Son günlerde bunun birçok örneğini gördük. Topluma dayatılan korkunun insanı ne kadar teslim aldığını çok yakından gördük.

İnsanlar artık sokağa çıkmaya, hak talep etmeye korkuyorlar. Hatta sosyal medyada kendilerini ifade ederken bile oto sansür uyguluyorlar. İnsan hakları savunucuları kendilerine uygulanan hak ihlallerini çok anlatmazlar. Daha çok başkaların maruz kaldığı hak ihlalleriyle uğraşırız ama bunları yaparken kendimiz de çok büyük hak ihlallerine maruz kalırız.

Bu yazıda biraz kendi durumumu özetlemek istiyorum aslında; 30 yıllık insan hakları mücadelesinde, neredeyse her dönemin ifade özgürlüğü mağduru oldum. 90 yılından bu yana ceza almadığım, yargılanmadığım hiçbir yıl yok. Düşüncelerim, konuşmalarım ve yazdıklarım nedeniyle, hakkımda birçok dava açıldı. 1995 yılında yazdığım “Dünya’nın Kürt halkına borcu var” başlıklı yazı nedeniyle cezaevine girdim. Kürdistan kavramını kullandığım için cezaevine girdim ve bir yıl meslekten men edildim.

Ama öngörüsüz bırakıldığımız, korunaksız kaldığımız bu süreçte ilk kez “silahlı örgüt üyesi” olarak cezalandırıldım. 90’larda dahi bunu yaşamamıştım.

Ben Özgür Gündem gazetesinin, ilk yayınlandığı günden beri avukatlığını yapmış biriyim. Özgür Gündem’de çok dönem yazılar yazdım. 2013 yılında Özgür Gündem adıyla yayınlanmaya başladığında gönüllü genel yayın yönetmeni oldum. Aktif olarak bu görevi yapmasam da ismim genel yayın yönetmeni olarak gazetede yer aldı. Barış süreci adı verilen süreçte hiç dava açılmazken barış sürecinin ardından her sayıya dava açıldı. Ben de 3 yıllık genel yayın yönetmenliğim nedeniyle, barış sürecinin ardından açılan davalarda yargılandım. Bir de Özgür Gündem ana davasında yargılandım. Ana dava, üç buçuk yıl sürdü. Bu davada Kürt gazetecilere büyük bir ayrım yapıldı. Davanın sonucuna geldiğimizde Türk aydınlarının davaları bizim davamızdan ayrıldı.

Ve biz o gün ceza alacak kişilerin bizler olduğunu anladık. Dava sonucunda akıl almaz bir şekilde 4 gazeteci olarak “silahlı örgüt üyesi” sayıldık. Oysaki bu karar Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına bile aykırıdır. Ben insan hakları mücadelesi boyunca sivil siyasete bile girmeyi reddetmiş biri olarak silahlı örgüt üyesi olarak sayılmaktayım. Özgür Gündem Genel Yayın Yönetmeni olmayı kabul etmemin nedeni ölülerimize karşı borcumuzdur. Ben Musa Anter için, Ferhat Tepe için ve öldürülen gazeteciler için bu gazetenin genel yayın yönetmeni olmayı kabul ettim.

Benim için bu vefa borcuydu. Bugün bu gazete en başında olduğu gibi yine yargılanmaya devam ediyor. Bu gazete bombalandı,  gazete dağıtıcıları öldürüldü, yazarları öldürüldü ama bu gazete varlığını hala devam ettiriyor. Varlığını devam ettirirken yargılanmaya da devam ediyor. Ama şunu sormak istiyorum; Musa Anter’in hakkı ne oldu? Ferhat Tepe’nin hakkı ne oldu? Öldüren gazetecilerin hakkı nerede? Onları öldürenler bugüne kadar neden yakalanmadı? Esas mesele bu. İşte ifade özgürlüğü ise ifade özgürlüğü yaşam hakları ellerinden alınarak öldürülen bu insanların katilleri nerede? Yaşadığımız coğrafyada ifade özgürlüğü alanında son derece ayrımcılık var. Bizler şiddet dili kullanamadığımız halde silahlı örgüt üyesi olurken, “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” diyen bir kişi serbest bırakılıyor. Ve bu cümle ifade özgürlüğü sayılıyor. Türkiye’de ifade özgürlüğü ihlal edilen insanlar, resmi ideolojinin kırmızıçizgileri konusunda farklı düşünen kişiler ve kurumlar olmaktadır. İşte ifade özgürlüğünün püf noktası da burada!

Eren Keskin

Eren Keskin


Etiketler : Eren Keskin,