Yaratana bin selam

29 Nis 2020

Karl Marks ve Friederick Engels’in insanlık tarihi üzerine araştırmaları, Avrupa’da sanayi devrimi koşullarında şekillenen toplumsal ilişkilere dair gözlemleri ile işçi sınıfının dünyayı değiştirecek devrimci gücün motoru olduğuna inanıyoruz. İlkel komünal toplumda gücün egemenliği zayıfın haklarını gasp ederek köleci toplumu doğurmuştu. İstila ve talanla doğudan batıya, Moğol akınlarından barbar Viking istilalarına, talanlarına yol açan yayılmacılık, ortaçağ derebeylik süreci ve feodal örgütlenmeyle durdurulmuştu. Bu düzenin dişlileri de, serflerin özgürleşerek nehir boylarında oluşturdukları ‘burg’larda şekillenen, başta el zanaatları ve küçük ölçekli ticaretle geliştirdikleri yeni yaşam ile parçalandı. 1789 Fransız burjuva devrimi feodalizmin tarihe mal olmasının belgelendiği olay olarak anılır. Küçük ölçekli üretim ve ticaretin sermaye birikimi ve daha da önemlisi bilimin gelişmesi ile de 19. yüzyılın vahşi kapitalizmini yaşadı insanlık. Emek sömürüsünün kadın ve çocuk emeği ayrımı gözetmeden insan hayatını hiçe sayan üretim şekli, doğal bir tepki olarak emekçinin örgütlenmesine yol açtı. Marksist diyalektiğe göre her şeyin kendi zıddını geliştireceği ilkesinin sonucu olarak, işçi sınıfı da kendisini var eden kapitalist düzenin sonunu getirmek zorunda. Sonuçta kapital, işçinin sömürülmesi yoluyla oluşan artı değerin birikimi ile büyümektedir. Dolayısıyla kapitalizmin zıddı da işçi sınıfı ve onun bilinçli sınıf mücadelesi olacaktır.

Marksist öğreti doğru tahlili yapmış, değişimin ilerleme şeklini, olacakları doğru şekilde öngörmüştü. Ne var ki bu görüşler üzerine temellenen sosyalizm, değişimin ne kadar uzun bir süre gerektireceği konusunda yanılgıya sürüklenmişti. İşçi sınıfından çok mujiklere dayanılarak gerçekleştirilen 1917 Ekim devrimi, söylemindeki ‘proleter’ yerine köylülükten kaynaklanan gelenekçi felsefenin etkisinde üstlendiği devrimci değişimi siyasi anlamda gerçekleştiremedi. Buna karşılık salt varlığı bile küresel ölçekte emeğin kazanımlarının en önemli itici gücü oldu.

SSCB’nin dağılması karşısında, boşluğa izin vermeyen bir doğallıkla geleneksel kapitalizm çok önemli bir hamle yaparak 21. yüzyılın istikametini belirledi. Artık milli sermayeler yerini şirket evlilikleri ile tekelleşen küresel kartellere bırakacak, işçi sınıfının büyük mücadelelerle elde ettiği kazanımlar, küçük, küçücük hamlelerle geri alınacaktı. Yeni Dünya Düzeni’nin dayattığı globalizm, uluslara kendi iktisadi planlarını yapma hakkı tanımıyor. Kimin ne ekeceğini, ne biçeceğini, hangi sanayiye yöneleceğini, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını nasıl kullanacağını artık neoliberal kapitalizm belirliyor. Dayatılan serbest piyasa ekonomisi koşullarına direnmenin bedeli ise, düzene uymayan ülkenin işgaline kadar varabiliyor.

Sovyetlerin yıkılması ile soğuk savaşın sona erdiği düşüncesi küresel bir rahatlamaya yol açmıştı. Hiç kimse o süreçte Avrupa kıtasında soykırım yaşanacağını, çok daha yıkıcı olan sıcak savaşların girdabına sürüklenebileceğimizi aklına getirmemişti. Mikro milliyetçiliklerin artacağı öngörüsü, özellikle batıda sağın akıl dışı yükselişi ile gözlerimizin önünde gerçekleşiyor.

Bu ortamda kutlamaya hazırlandığımız 1 Mayıs işçi bayramının arifesinde konuşmamız, konuşmak yetmez haykırmamız, haykırmak yetmez sokağa ineceğimiz, sokağa inmek yetmez, harekete geçeceğimiz şartları oluşturmak zorundayız. 1 Mayıs tarihinin simgeleşmesine yol açan 8 saatlik işgünü uygulamasının neresindeyiz? ‘Esnek çalışma saatleri’ olarak formüle edilen anlayışla bu çok önemli kazanımın elimizden alınmasına karşı sınıf olarak ne direnç gösterebildik? Yoksullaşmamıza, emeğimizin satın alma gücünün günden güne kısılmasına karşı topluca ne tepki koyabildik? Sınıf bilincinin aşınmasına yol açan sendikalaşma hakkının gaspına karşı hangi hukuki mücadeleleri sürdürdük?

Bu soruları sorarken medya kuşatması ile sesimizin duyulmaz kılındığını farkındayım. Keza hukuki mücadeleden bahsederken yargı sisteminin nasıl teslim alındığını da biliyorum. İşsiz kalma, işini kaybetme kaygısının sahiciliği de malum. Ve işte bu farkındalık yüzünden de yazının sonunu, ‘Yaşasın 1 Mayıs’ veya ‘İşçi sınıfının birlik ve mücadele günü kutlu olsun’ gibi coşkulu ifadelerle tamamlayamıyorum.

Geriye tek bir gerçek kalıyor. ‘Selam olsun dünya işçi sınıfına, yaratana bin selam olsun. Yerküreyi avuçlarında taşıyan, yarını kuracak olanlara ve bu yoldaki mücadelede düşenlere selam olsun’.

Pakrat Estukyan

Pakrat Estukyan


Etiketler : Pakrat Estukyan,